KOCA MUSTAFA’NIN ARDINDAN KIRIK BİR AŞK ÖYKÜSÜ

  • 01 Haziran 2015
  • 2.843 kez görüntülendi.
KOCA  MUSTAFA’NIN  ARDINDAN  KIRIK  BİR  AŞK  ÖYKÜSÜ

                                     KOCA MUSTAFA’NIN ARDINDAN KIRIK BİR AŞK ÖYKÜSÜ

 

                                      Evet; bu kırık aşk öyküsünü yazmadan “Dinarlı” ve “Efe Torunu” gerçek ya da   takma adlarıyla önceki yazıma gelen Koca Mustafa yakınlarının açıklamalarını özenle okudum. Önce, duyarlı bu iki saygıdeğer okuruma ilgileri için teşekkür ediyorum.

                                      Ve diyorum ki, Koca Mustafa’nın öyküsü ve olaylar bizler dünyada değilken yaşanmış. “Dinarlı” ve “Efe Torunu” gibi yakınlarının anlattıklarının da birebir doğru olduğunu söyleyemeyiz. Sadece dinlediklerimizi bu sayfalara aktarma görevini üstlendik. İyi de oldu. Çünkü, okuyucu bu anlatımlardan ancak bir senteze varabilir. Yani, ayrı öğelerin ya da parçaların bir araya getirilerek bir bütüne, karşıt üç öyküden gerçeğe en yakın ve doğru olan yere kadar ulaşabiliriz.

                                    Koca Mustafa ile ilgili yazım o yılları yaşayan büyük yengem Zehra Hocahanım ve 1950’lili yıllarda Dinar tarihini her boyutuyla inceleyen, kuşkulu olaylar için onlarca tanık dinleyen Dinar Lisesi Tarih öğretmeni Rıza İncel‘in anlattıklarıdır.

                                   Ayrıca, o yazımla ilgili şu gerçeğin de gözden uzak tutulmamasını özellikle isterim:

                                   Koca Mustafa ve kızanlarının öyküsünden çok.. bir şair olarak beni ilgilendiren şey onun adına yakılan türkülerin şiir değeriyle ilgili oluşudur. O türkü dizeleri ki Dinar halk türküleri edebiyatına değer katacak niteliktedir. Şiirden anlayanların, edebiyat kültürü sahiplerinin ve bütün boyutlarıyla inceleyenlerin, şair dostların kararı da sanırım bu olacaktır.

                                    Belediyemizin Web Sitesi’ni yöneten arkadaşlarımdan şunu dilerim: Benim o yazımın altına “Dinarlı” nın ve “Efe Torunu” nun katkılı yazıları da konulsun. Belki de bu şekilde parçalardan bir doğru bütün çıkabilir. Belki yeni anlatımlar da ortaya çıkabilir.. çok iyi olur…

 

                                Dinar Güzeli Ferruh Kız ve Yakışıklı Teğmenin Öyküsü

                                  Örneğin, ben şimdi yine bu yazıda Yengem (1890-1981) Zehra Hocanım’dan dinlediğim Koca Mustafa’yı takip ve tenkil eden müfrezenin kumandanı yakışıklı süvari teğmeninin ilkokul 5’inci sınıf öğrencisi “Ferruh” adında, “Dinar Güzeli” diye anılan kıza olan aşkını ve bu tek taraflı aşkın tüm Dinar halkını yaralayan acı öyküsünü anlatacağım:

                               Teğmen, kıza o denli âşık ki Koca Mustafa’nın takibiyle ilgili, görevi sona erince üstleri tarafından “Hemen birliğine dön” ihtarına karşın aşk tutkunu teğmen birliğine dönmemiş, asker kaçağı olarak kızın ailesinin oturduğu sokakta (yengemin anlatımına göre bu sokağın Sulu sokak olduğunu düşündüm o zaman) ev bile kiralamış. İşte, deli bir sevda!..

                               Naklen anlatacağım bu öyküde de iki farklı sonuç var: Yengem Zehra Hocanım, âşık süvari teğmeninin kızı at üstünde kaçırırken jandarmalar tarafından Suçukan yokuşunda “dur ve kızı bırak!” ihtarlarına karşın teğmenin durmayıp atın üstünden kendisini izleyen tanıdık jandarmaya silâhla yanıt verdiğini ve birlik arkadaşı jandarma ateşiyle öldürüldüğünü… Oysa, öğretmen Rıza İncel, teğmenin de kızın da at üstünde yaralanarak hastaneye kaldırıldıklarını anlatmıştı.

                           O yıllarda ilçemizde hiçbir olay yazıyla kayda geçmediği için bu tür belirsizlikler, yanlışlar olmaktadır. Sonuç ne olursa olsun bu öykü o yıllarda yürekleri yaralamış… Ferruh kız için türküler bile yakılmış!..

nedretgurcan (2)

  • 1950’lili yılların başı. Nedret Gürcan Dinar’ın gözbebeği Suçıkan’da

                             Yazımın devamında yıllar yıllar sonra bir hıdrellez günü, kalabalık ailelerin çaylı yemekli dinlenceleri sırasında Suçıkan’ın suyuna inilen merdivenlerinin üstünde (arkadaşım Refik Erkmen ile birlikteyim) kulaklarımla duyduğum, acıyla dinlediğim ve fakat ne yazık ki tümünü ezberleyemediğim o acı türkünün yazımın sonunda yalnızca dört dizesini yazacağım.

nedretgurcan (3)

Nedret Gürcan ve Dinar’dan arkadaşı Refik Erkmen’le Suçıkan’da bir hıdrellez gününde. Suçıkan’ın baraja inen merdivenlerinde Ferruh Kız için söylenen türküyü dinlerken

 

                                 Günün birinde bu öyküyü kaleme alacağımı düşünseydim ne yapar yapar, yanık sesiyle türküyü söyleyen hanımdan türkü sözlerinin tamamını alırdım. O türkü arkadaşım Refik ile beni gün boyu etkilemişti. Sonradan Ispartalı olduğunu öğrendiğim “türkü-hanım”la konuşmayı, bu aşk öyküsünün türküsünü Dinar dışında bir kentten nasıl öğrendiğini kendisine soracaktım. “Ispartalı” olması bir gerçeği yansıtıyordu, Ispartalıların evlilikler için çocuklarına hıdrellezlerde kız beğenmek için Dinar’a konuk geldikleri söylenirdi hep…

                                 Teğmenin aşk çılgınlığı

                                   Olay şöyle: Süvari teğmeni kızın evine tabancayla dayanıp atın terkisinde kaçırmayı düşünmüş. Ama anne ve babasının yanında, üstelik gönülsüz kızı evden çıkarmak olanaksız. Dinar küçük bir kasaba. Dedikodu işliyor. Yıl 1925’ler. Teğmenin böyle bir girişiminin kızın komşuları tarafından da şiddetle önleneceği biliniyor. Üstelik ortada bu güzel kıza Dinar’da ikinci bir âşık daha var; bakın kim?

                                  Bu âşık Dinarlı ünlü bir ailenin çocuğu: Osman Kitiş Bey’lerin oğlu. Teğmen bunu biliyor… İkinci âşığın da yakışıklılıkta teğmenden kalır yeri yok. ‘Kaytan bıyık’ ilavesiyle…

                                 Teğmen kızı kaçırmaktan başka çare olmadığını da biliyor. Kaçırma plânlarını bunun üstüne kuruyor. Kızı sık sık okula giderken yol üstünde ve okul bahçesinde görüyor teğmen. En uygun ve kolay çarenin kızı okul bahçesinde, teneffüslerin birinde gezinirken görüp kandırıp kaçırmak olduğunu düşünüyor…

                               Atını okulun demir korkuluklarına bağlayacak. Teneffüs sırasında okul bahçesine kızı görmeye gidecek. Kıza: “Babanla geldik. Dışarda seni bekliyor, sana hiçbir kötülüğüm olmaz, seni seviyorum, birliğimden emir var; yarın Dinar’dan ayrılacağım, ama gitmeden önce babanın yanında sana söyleyeceklerim var…” diyecek.

                                  Ama bu doğru değil. Aklınca kurduğu plânı uygulayacak. Kızı okul bahçesinden dışarı çıkarıp, ağzını kapatıp atın sırtına atacak ve rüzgâr olup uçacak ve Ferruh kızı kaçıracak!..

                                Teğmen, kurduğu plânı uygulamaya kalkıyor

                                Okul zamanı. Hava yağmurlu. Ferruh kız ilkokul 5.nci sınıf öğrencisi. Uzun boylu ve gelişmiş, bir bakan bir daha bakıyor… O gün teğmen, atını okulun bahçe korkuluk demirlerine bağlıyor. Öğrencilerin teneffüse çıkmalarını bekliyor. Ferruh kız başına geleceklerden habersiz, arkadaşlarıyla kol kola teneffüste. Öğrenciler az yağmura rağmen okulun bahçesindeler. Gözü kararmış teğmen kızı görür görmez bahçeye girip kıza şunları söylüyor: “Babanla geldik. Dışarda seni bekliyor. Ben birliğime döneceğim, seni bir daha rahatsız etmeyeceğim. Korkma! Sana söyleyeceklerim var”

                                 Kız okul bahçe kapısının önüne kadar babasını görmek için teğmenin yanında yürüyor. Babasını görmek için sağa sola bakınıyorken teğmen kızın ağzını kapatıp belinden kavrıyor, kucaklayarak atın üstüne atıyor ve rüzgâr olup uçuyor… Önünde çırpınan ve kendini atın sırtından yere atmak isteyen kıza tabancasını gösteriyor. “Aksilik yapma ‘sus’ sana deli gibi âşığım, zarar vermeyeceğim. Seni Allahın izni ile babandan isteyeceğim…” diyor.

                               Daha o dakikalarda kızın teğmen tarafından at sırtında kaçırıldığını, Suçıkan yolunda oldukları öğreniliyor. Tüm Dinar ayakta, olay dilden dile, ahlı vahlı gündeme oturuyor…

 

                                  Osman Kitiş Bey’in atları…

                                    Kızı oğluna almak isteyen Osman Beylerin ahırlarında cins atları var. Aile ve kızın ikinci âşığı olan Osman Bey’in oğlu kaçırma haberini alınca hızla iyi koşan cins atlarından birinin üstüne “Ya Allah!” deyip atlıyor. Teğmenin arkasına düşüyor. Silâh belinde, tüfek elinde, kuşağı mermi dolu.. fırtına olup Suçıkan yokuşunda ilçenin tüm saatlerini durdurup kendi saatini kullanıyor; rüzgâr hızıyla savruluyor. Bir bakıyorlar çarşıda bir bakıyorlar Suçıkan yokuşunda… En çok beş dakika diyorlar… Yani.. sanki uçmuş!..

                                  Porsama köyünün yakınında teğmeni yakalıyor. Jandarmalar delikanlıya ateş etmemesi için engel oluyorlar. Zaten Osman bey’in oğlu âşık genç kızı da vurabilirim endişesiyle silâhını kullanmıyor. At üstünde jandarmalarla teğmen arasında ateş yeniden başlıyor.

                               Bardaktan boşanırcasına yağmur sel olup Tünel’den Suçıkan Park’ına doğru akarken teğmen yaralı olarak teslim oluyor. At üstünde baygın yatan kızın da ayağından yaralı olduğu anlaşılıyor. Jandarma ekibi iki yaralıyı önce ilçeye dispansere götürüyor, oradan da Isparta hastanesine gönderiliyorlar. Ferruh kızın yarası ayağından. Bereket ki ilçede (sonraki bir yazımda anlatacağım ilçedeki Acem doktorla karısı Eleni’nin öyküsünü de merakla okuyacaksınız) Acem doktor var. Ayağından hafif yaralı kızın Isparta’ya gönderilmediği Acem doktor tarafından tedavi edildiği de bir varsayım…

                         Dinar’ı ayağa kaldıran olay

                          Olay ilçeye yayıldığı andan itibaren iki üç bin nüfuslu ilçede tüm yaşam tam anlamıyla duruyor. Dükkânlar kapanıyor; evlerde aileler Ferruh kızı konuşuyor, teğmene ne ceza verildiği belli değil ama halk onu cezalandırıyor! Neyse o yıllarda yaşamış olsaydım, kesinlikle bu olaydan bir roman çıkarır, yazardım. Kurgu ile yazmak ise benim işim değil…

                             İşin adli tarafını ve teğmenin sonradan ne olduğunu bilen yok. Ama Ferruh kızın olaydan bir süre sonra ailesiyle birlikte Nazilli’ye göçtüklerini yine büyük yengem Zehra Hocanım söylemişti. Bu sevda öyküsü herkes gibi beni de etkiledi. Ferruh kızın yengemin öğrencisi olduğunu da öğrenmiştim. Bir merak, belki de albümlerinde kızın sınıfca çekilmiş bir fotoğrafı olabilirdi.

                            Bir gün yengemlerin istasyon yolu üzerinde dört basamakla çıkılan, sanırım Rumlardan kalma özgün mimarili evlerinin karşısındaki park içinde, yeşilikler ve çiçekler arasında sonradan lise ve enstitüye dönüştürülen, okul-park girişinde, çevresi gül ve mor zambak ağırlıklı çiçeklerle donatılmış, usta bir yontucunun elinden çıkmış Atatürk büstü ve Dinar’ın hükümet konağı vardı. Kadı ve sonradan avukat dedemin de dava aldığı tek kat, ince uzun bir binaydı. Yıkılmasaydı isterdim. Onarılır, içi ve dışıyla özgünlüğü halka gösterilirdi.

                               Yengem sınıf fotoğrafındaki Ferruh kızı bana gösterdi. Kız, sınıf arkadaşlarından uzun boylu, uzun örgülü saçlarıyla ilk bakışta fark edilen bir güzeldi. Günün birinde bu öyküyü yazacağımı düşünseydim o fotoğrafı yengemden ister alırdım. Yalnızca Ferruh kızın fotoğrafını değil, o yıllarda Dinar’da yaşamış olan Acem Doktor’un güzel eşi Rum kadını Eleni’nin fotoğrafı da yengemin albümündeydi. Yengem izin verseydi o iki fotoğraf da Dinar’ın geçmişinden renkli bir dünyayı yansıtan albümün değeri ve ilk sayfası olurdu…

                           İki olay da bir filmin konusu olabilirdi

                            Yine aradan yıllar geçti 2003 yılında İstanbul- Dünya yayınları arasında çıkan “Benim Sevgili Taşram” kitabımda yakın arkadaşı yengemden duyduğum Eleni’nin ilginç öyküsünü yazdım. Öykünün tek noksanı -Ferruh kızda olduğu gibi- Eleni’nin fotoğrafıydı.

                            Onları görmeyi de isterdim. İkisi de ben doğmadan, Eleni ise mübadele yoluyla Dinar’dan ayrılmışlardı. 1920-30’lu yıllar…

                          Kuyu filmini tüm oyuncularıyla 1968 yılında Dinar’da çeken arkadaşım ünlü rejisör Metin Erksan‘a (1929-2012) hem Ferruh kızın hem de Rum Eleni’nin öykülerini uzun uzun anlattım. Metin, bu öyküleri benim senaryolaştırmamı, filme dökebileceğini söyledi. Zaman kısaydı. Gerçekleştiremedim. Oysa, 2003 Nobel Edebiyat Ödüllü, Güney Afrikalı Yazar John Maxwell Coetzee’nin
Taşra Hayatından Manzaralar‘ı gibi Benim Sevgili Taşram‘a iki film öyküsü de girebilirdi.

                                     Suçıkan anlatmakla bitmez

                                       Aylardan mayıstı. Hıdrellez günü. Dinar, bir yıldır o günü beklerdi. Biz gençler de önce Karaağaç, sonraki adıyla Santral Park yolunda ve Suçıkan’da piyasa (!) yapardık. Suçıkan daha o yıllarda değerli Belediye Başkanı Ali Veziroğlu’nun düşüncesinden ve elinden çıkmamış, dağları delerek kilometreler uzağına Santral Park’a kadar ulaşan, Dinar’ın elektriğini sağlayan Suçıkan suyu baraja alınmamıştı. Yine de doğal güzelliğiyle ilçenin gözbebeğiydi…

                                  Barajın buz gibi berrak sularının üstünde ve çevresinde uçuşan gün yaşamlı, kanatları renkli, sevimli kelebekleri ve su kenarlarında kıpır kıpır yürüyen küçük böcekleri, çevresini saran renkli kır çiçeklerinin seyrine doyum olmazdı.

                                  Yani, hıdrellez şenliğini yaşayan, uzaklardan ince dalgalar halinde gelen yanık ud sesini, tef dümbelekle, çalgısı, çengisiyle ve de Suçıkan’ın sularıyla çevresindeki kayalıkların üstünde gece gündüz durmadan ötüşen çeşitli kuşların müzikli seslerini dinlerdiniz.

                                  Sepetler dolusu yiyecekleriyle, zamanın pişirme aygıtı pompalı gaz ocağıyla, çimenlerin üstüne serilmiş halıları ve kilimleriyle, ağaçlar altında yeşillikler arasında günlük geçici yaşam evleri kuran, çaydanlıklarından çıkan buharların sıcak uçuşunu, demlenmekte olan çayların buruk deminin, saclar üstünde kızaran katmer ve böreklerin burunlara değen kokusunu ve çoluk çocukla öbek öbek olmuş, hıdrellez keyfi yapan aileleri döner döner seyrederdik… Suçıkan hıdrellezi için daha çok şeyler yazılabilir ama ben uzun anlatmayacağım.

                                   Dinar’ın Hıdrellezlerini bazı arkadaşlarımız yazılarında uzun uzun yazıp anlattılar.

 

                                 Ferruh kız için yakılan Suçıkan’da duyup dinlediğim türkü:

                                   Ben, onca yıl sonra Suçıkan’da bir yanık türkünün etkisiyle teğmenin aşkını, Ferruh kızın hayalini o günün akşamüstünde Suçıkan’ın sularında, kayacıklarından akseden türkü sesinde görür ve yaşar gibi olmuştum. Aradan altmış yıl geçtiği halde o bir unutulmaz oldu…

                              Şimdi, o günlerden kalma arşivimden iki fotoğraf yayımlıyorum okurlarıma. Benim gibi Suçıkan’dan elini eteğini çekmiş yaşlılara değil, eski Suçıkan’ın durumunu bilmeyenlere bir şeyler anlatır Suçıkan’ın o fotoğrafı. O fotoğraf benim yirmili yaşlarımda tüm barajı kucaklayan duruşumda şimdiyle yine de insanın ruhunu okşamıyor mu?

                                    İkinci fotoğraf ise hıdrellez gününün akşamüstünde Dinar’da çok samimi arkadaşım olan Refik Erkmen’leyim. “Ferruh Türküsü“nü dinlediğimiz yerde, barajın hafif ürpertili sularına bir adım kala ve baraja inilen merdivenlerin üstündeyiz. Bu poz sanırım türküden dakikalar önceydi. Yoksa, bir hüzünden sonra nasıl sırıtarak fotoğraf çektirirdik? Ama ne hüzün?..

                                  O günü hiç unutmam. Refik ile çevreyi dolaşırken zamanın ünlü olmuş şarkı ve türkülerini de gramofon plaklarından dinledik. “Kadifeden Kesesi” plâğı ardı ardına üç kez dönüyordu. Merdivenlerin indik, suya yakın olduk, baraj sularının hafif rüzgâra kapılmış ürpertili güzelliğini seyrediyorduk ki hemen yakınımızdan bir kadının yanık sesi kulaklarımdan ılık ılık akarak geldi ta yüreğimin ortasına oturdu. Büyük yengemin Ferruh kızı anlatan o günü yaşar gibi oldum. Kadının sesi ve türkü beni alt üst etmeye yetmişti. Durumumu Refik arkadaşıma anlattım ve birlikte ancak dört dizesini anımsayabildiğim şu türküyü dinlemeye koyulduk:

            Anne anne kalksana

            Lâmbaları yaksana

            Yaralı Ferruh geldi

            Yaraları sarsana…

 

                                Yüreğimde küllerle örtülmüş çocuk sevdaları canlanmış, korlaşarak tütmeye başlamıştı sanki… Bilmiyorum ama, belki de başka bir türkü sözlerinden alınmış, yakıştığı için Ferruh Kız için söylenen bu özel türkü nice yıllar özellikle evlerde Ferruh kıza ağlayan, aşk sarsıntısı yaşayan ve geçiren kızların dilindeydi… yüreklerindeydi…

                                Gelecek yazı: Acem doktorun Rum karısı Eleni’nin Dinar yaşamı ve öyküsü

                               Sevgili ve değerli okurlarıma:

                                  Hemen her yazımdan sonra e-posta adresime tanımadığım, hiç görmediğim kişilerden övgü mektupları, yazılarımın altına yorumlar ve telefonlar alıyorum; çok mutlu olduğumu özellikle ve teşekkürlerimle belirtmek istiyorum. Ben, yazılarımı okuyan herkesi dost sayfama hakkımda yazdıklarıyla kaydediyorum. İlerde tek tek hepsini değerlendirip onlara kısa da olsa bu sayfalarda yanıtlar vermeyi düşünüyorum. Yazılarımı çok beğenenler, benden kitap isteyenler oluyor. Eski Dinar’ı daha çok anlatmamı, yazılarımı eski Dinar fotoğraflarıyla süslememi de… Örneğin önceki yazımda Sevgili
Eray Karakaş adlı okurum benden Dinar’ın nostaljik kişilerle manzara fotoğraflarını istiyor. Sevgili Eray bu istekleri hemen birçok yazımın altında yayınlamayı sürdürdüğüm fotoğraflardan izleyebilir.

                             Sevgili İsmail Yılmaz, seni Umut’un ilk sahibi (rahmetli) dostum Adnan Aktaş günlerinden tanıyorum. Yazdıklarını okudum. İsteğini açıklığa kavuşturmak için lütfen telefonlaşalım, sevgilerle, (0532 336 09 13)

                            Sevgili Ömer Yılmaz, sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Ne kadar duyarlı, ne kadar yürekli bir insansın sen… O konuda, ilerde bu sitede senin yazınla başlayan bir yazım olabilir. Bu yazıya belki de senin o çok değerbilir yazın neden olacaktır.

                             Çok çok teşekkürler kardeşim.

nedretgurcan (9)

nedretgurcan (8)

nedretgurcan (7)

nedretgurcan (6)

nedretgurcan (5)

nedretgurcan (4)

  • 1940’lı yıllardan Dinar’da 23 Nisan ve 19 Mayıs bayramlarından halkın ve

öğrencilerin tören görüntüleri. 19 Mayıs 1941 yazılı fotoğrafta, karşıda Hükümet Konağı!nın tabelası görünmekte. Atatük büstü de bayrağımızın arkasında.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 4 YORUM
  1. Mustafa TURHAN dedi ki:

    Yazılarınızı çok büyük bir keyifle okuyorum. Sağlık ve Huzur dolu bir ömür diliyorum. Lütfen yazmaya devam edin.

  2. Mustafa Özkök dedi ki:

    Kültürü ayakta tutan sanatçılardır. Dinarın kültür, gelenek ve göreneklerini bize hatırlatıp yaşattığınız için size teşekkür etmek istiyorum.

  3. Raif ÖZTÜRK Raif ÖZTÜRK dedi ki:

    Sayın Nedret GÜRCAN’ın Dinar’ın yerel tarihi ile ilgili çok önemli bir yazısını daha zevkle okuduk. Değerli şair ve yazarımıza ne kadar teşekkür etsek azdır. Belediyemizin Web Sitesi yöneticilerinden tekrar bir ricam olacak; değerli yazarın daha önceki yazıları bir görülüyor, bir kayboluyor. Lütfen buna bir çare bulalım. Bu yazıları bir daha bulmak mümkün değil… Kıymetini lütfen bilelim. Saygılarımla…

  4. Ömer Yılmaz dedi ki:

    Bakınız Ahmet Arif üstadımız için ne söylemiş:
    “Ben madara lâf etmem. Boynum vurulsa etmem. İnsanı insan, şairi şair olarak değerlendiririm. Harikulâde! Ben de aynı böyle yazmak isterdim. Şiir bu işte…”
    İşte bu Nedret Gürcan bana yazısının sonunda teveccüh göstermiş ve teşekkür etmiş. Ne kadar mutluyum kimse bilemez.

BİR YORUM YAZ

Kişi Doğrulama Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.