YİRMİ BİR YIL SONRA DA DİNAR DEPREMİNİ

  • 30 Eylül 2016
  • 757 kez görüntülendi.
YİRMİ  BİR YIL SONRA DA DİNAR DEPREMİNİ

YİRMİ  BİR YIL SONRA DA DİNAR DEPREMİNİ

üç şiirle anmak ve yaşamak…

 

            Değerli okuyucularım,

Bugün Dinar depreminin yirmi birinci yılı…

Yirmi bir yıl öncenin akşamında Dinar’da olup da aranızda depremi yaşayanlarınız vardır. Ben ve ailemiz o akşamüstünü ve sonrasını üzüntülerle, acılarla yaşadık; yaşayan komşularımızla ve tüm Dinar’da yaşayanlarla o günlerin, o yılların sıkınsını paylaştık…

O günlerde, o yıllarda doğup büyüyenlerin de 1995 depremini şimdi benden ve çeşitli kalemlerden okuyup öğrenmelerini istiyorum.

Dinar’ın bu felâketini kitaplarımda, İstanbul gazetelerinde ve Belediyemizin Web Sitesinde sayfalar dolusu yazdım. Arşivimdeki deprem fotoğraflarını yazıların içinde yayımladım.

Deprem günleri için yazdığım şiirlerim de vardı. Birkaç TV yayınında da gazetelerden alınmış deprem şiirlerim okundu…

Aradan yirmi bir yıl geçti. Biz, ailece artık sevgili kentimiz Dinar’da değiliz. Ama başka başka kentlerde Dinar’ı özlemenin ayrılık yıllarını yaşıyoruz.

İki yıl önce yitirdiğimiz değerli edebiyatçı, ünlü yazar arkadaşım Tarık Dursun K.’da

bir İzmir gazetesinde depremle ilgili içten bir yazıyla ve şu başlıkla tüm Türkiye’ye seslenmişti:

     “Dinar’ı Unutma”

 

Evet; Tarık’ın yazdığı gibi sevgili Dinar unutulur mu? Unutulmaz… Unutmayalım… Ben bu kez daha, yirmi bir yıl sonra Dinar’ı ve o acılı sarsıntıyı, perişanlığı o üç şiirimle anıyor ve yaşıyorum…

      ON  SANİYEDE

 

                                               Korku bir dorukta durdu

Akşamüstüydü

Saat on sekize geliyordu

Yeraltından bir uğultu

Vurdu Allah’ım vurdu!

 

Kırk binlikti şehir

Doksanını ölüme ayırdı

Kalanı çadırlara

İçinde bebekler vardı

Niye doğduklarını bilemeden

Öldü Allah’ım öldü!

 

Güzeldi, çok güzeldi

O camdan bir saraydı

Yeşillerle, sularla süslü

Kıyamet miydi neydi?

Hepsi on saniye sürdü…

Kırıldı billur bir vazo gibi,

Sanki gökyüzünden düştü

Tıkandı soluğumuz

Parçalandı döküldü…

                        Her yerde aynı çığlık:

“Evim, ocağım, aşım!”

Yıkık duvarlarına yaslandı karım

Gelin geldiği evin

İki gözü iki çeşme

Çocukların büyüdüğü…

 

Ailem sekiz parça

Taş taş üstüne bahçe

Mutfakta sahan bekler

Merdiven çıkılmayı

Yatak, yorgan, odalar

Sımsıcak yatılmayı…

 

Susuz kaldı çiçekler

Büktü boynunu büktü

Büktü Allah’ım büktü…

 

 

BENİM  SEVGİLİ  KENTİM

 

                                               Yıl, bin dokuz yüz doksan beşti

Aylardan ekimdi o kötü ekim!

Saat on sekizi bir geçiyordu

Bütün saatler ve benim saatim…

 

Doğuruyordu çığlıklarla

Ve bilinmedik binbir sesle

Yırtar gibi ana rahmini

Döküp saçtı savaşlara bedel!..

 

Geri aldı verdiği armağanları

Bebeleri ve masum gülücükleri

Dönülmez yollara düşürdü insanlarını

Vah benim sarsılmış kentim.

 

Geçtim oralardan gözlerim yaşlı

Akşam iniyordu kızıl göklerden

Kuşlar kaçıyordu görmemek için

Ah benim sevgili kentim!

 

 

EVİMİN  PENCERESİNDEN

 

                                               İlçemin en yüksek dağına çıkıp bakıyorum

Tanrım!

Şu ovanın, şu dağın, evlerin ve parkların

Güzelliği dünyanın en güzel yerinden

Ve ateşinden…

Kopmuş bu en güzel parçanın…

Uygarlıklarla yaşanmış yüzyılların

İçinde saklanmış kaç bin yıllık öfkenin

Üç kerelik nefes alıp vermede

Soluğu nasıl da salladı öyle

Batı yakasından tutarak

Sedef kakmalı beşiğini kentin?

 

Milât öncelerinden beri yaşayan

Her şey gelirdi de aklına halkın

Kutsal saydıkları ne varsa

Eceliyle gidecekleri toprağın

Habersiz ve amansız

Yarılıp ortasından

Ölümler doğuracağını o gün!

 

Çok değil; daha on dakika önceydi

Güneşe baktım evimin penceresinden

Rengi bir tuhaftı, gözleri kıpkızıl

Sıkışıp kalmıştı bulutların arasına

Bulutlar donmuş gibiydi boylu boyunca…

 

Güneş kıskacında çırpınıyordu sanki

Oysa zamanı gelmişti batmasının

Neydi, niyeydi, nedendi? Derken…

Bakarken gökyüzüne ayağı mı sürçtü?

 

Asırların nazarı mı değdi yoksa

Kralları ve kraliçeleri ağırlamış

Eşi az bulunur dünya kentine

Bir silkenişte temelinden bacasına

Ateşini söndürdü de birden tüm doğa

Yüzyıllarını yıkıp bir kenara koyuverdi!

 

Yoksa hıncını mı aldı, pusuya yatıp

Kıskandı mı bulunmaz güzelliğini

Bilmek olası mı gizini Tanrı’nın…

Ölümler doğuracağını o gün.

 

Yeniden koysa da tuğlasını harcını

Yaraları sarılmadı hâlâ o gün… bu gün,

Gözyaşlarına boğuldu kent, diz çöktü

Yerleri değişti dağın, taşın, her şeyin…

 

 

Nedret Gürcan,

“Aşka ve Yaşama Sunulmuş Şiirler” kitabından

Yıl :1996, sayfa 107, 108, 109, 110, 111, 112, 113, 114

 

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Hulya_Hollanda dedi ki:

    Dinar bu yazilariniz ve uc guzel siirinizle, zaman tuneline yolculuk edilir. Icimizi cekip acisiyla tatlisiyla animsanir. Deprem bir daha yasanmamasi dilegiyle.. tesekkur ederiz efendim Saygilar.

BİR YORUM YAZ

Kişi Doğrulama Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.