BİZİM KUŞAĞIMIZ VE SONRASI

  • 01 Aralık 2017
  • 529 kez görüntülendi.
BİZİM KUŞAĞIMIZ VE SONRASI

                                    BİZİM KUŞAĞIMIZ VE SONRASI

            Güzel sözlerden, şiirlerden daha ilkokul yıllarımda etkilendiğimi önceki yazılarımda belirtmiştim. İlkokul son sınıfında milli bayramlarda şiir okuma görevi bana verilmişti. İlçemin Cumhuriyet Alanı’nda alanı dolduran yüzlerce Dinarlının beni Cumhuriyet Bayramı, 10 Kasım, 23 Nisan gibi günlerde şiir okurken görmeleri, alkışlamaları çocuk ruhumda anlatılmaz duygular ve heyecanlar yaratıyordu.

           Günün birinde ben de şiir yazmayı, şiirimi kalabalıklara okumayı hep düşledim. Nihayet 1948 ’yılında İzmir-Buca Yatılı ortaokulu son sınıfta edebiyata meraklı iki arkadaşımla (Yörük Ali Efenin oğlu Cengiz Yörük (1929-2008) ve Buldanlı Cengiz Tuncer’le (1931- 1981) okul dergisi çıkarmağa ve o dergide şiirlerimi yayımlamaya başladım. Okul dergisi benim yönetimimdeydi, Türkçe öğretmenlerim Necla Acemi, Dirahşan Erden ve yazar Serhat Kestel Hanım da beni teşvik ederek yolumu açtılar.

         Toplum ve sanatı düşünerek birşeyler yapmayı istemek on yedi yaşın dünyasına sığar mıydı bilemezdim… O yıllar şiir ve öyküler yazarken başlıca etkenim sevda idi. Zaten başlangıçta çoğunun böyle olduğundan kuşkum yoktu. O yaşlarda çoğu kez güzel kızlardır insanları yazmağa götüren… Beğenilmek, övülmek, anılmak için başlarız yazmağa.

          Bir zaman sonra bu yolda dökülenlerimiz, ilgi duymayanlarımız olur, bırakırlar. Ben ilk şiirlerimi ortaokul günlerimde yazdım bazı edebiyat dergilerine ve gazetelerin edebiyat-şiir sayfalarına gönderdim. Hiç biri yayımlanmadı!… Moralimi bozmadım. Önce sürekli Milli Eğitim Bakanlığı ve Varlık yayınlarını, iyi dergileri, bizim ünlü yazar ve şairlerimizi okudum. Ama durmadan okudum. İlk gençlik yıllarında bu yetişme ve kişiliğini bulma devresinde bazılarımız da sanatla, toplumla bilinçlenir, ürün vermeğe başlar. Adımız sanatçıya, şaire, edebiyatçıya çıkar… Ben de benim kuşağım da böyle başladık işe…

          İlgi görmedim diye kimseye darılmadım, kusurlarımı okuyarak, düşünerek bulmaya ve gidermeğe çalıştım. İlâç oldu!

                                    SUÇIKAN

 

          BİR ANI: 1968 yılında ödüllü KUYU filmini çevirmek için ünlü rejisör dostum Metin Erksan tüm oyuncu ve ekibiyle Dinar’a gelmiş ve 3,5 ay konuğum olmuştu. Filmin son sahnelerinde iki kuyu bulmamız gerekti. Köy köy gezdik, istenilen gibi kuyu bulamadık. Sık sık oturup çay içtiğimiz Suçıkan’da Erksan’ın aklına geldi. Menderes Un fabrikasına doğru uzanan Suçıkan düzlüğünde iki kuyu açmak istedi.

         Belediye Başkanımız rahmetli B. Ali Veziroğlu idi. Ben de Başkan yardımcısıydım. Makama çıktık. Zaten çekim günlerinde belediyece yardım ve ilgisini esirgemeyen Başkan izin verdi. İşçileri de verdi. Yan yana iki kuyu bir günde kazıldı. Erksan’la bir akşamüstü Suçıkan da keyif çayı içerken bana “Nedret, bu güzel ve sevgili Suçıkan sana güzel bir şiir yazdırmalı, bekliyorum…” falan dedi.

          Ertesi gün Metin Erksan’ı Suçıkan suyunun kaynağına, Tünel’in üstüne, Karakuyu gölüne götürdüm. Sanırım 8-10 km bir akışla Suçıkan’a ulaşan göl suyunu, tüm çevresini kaplayan güzel otları, kayalıkları, çiçekleri görünce mırıldandım:

        “Bu güneşin ısıttığı göl, kıyılarında açan çiçekler, geceleri ay ışığı, suyun yalayıp geçtiği otlar, üstünde ötüşen kuşların müzik sesleri, suyun akıntısında yer altı ıslak toprak, belki de küçük küçük taşlar Dinar’a Suçıkan’a ulaşıncaya kadar o senin beklediğin, istediğin şiiri zaten sürekli yazıyorlar sevgili Metin Erksan kardeşim…” dedim. Kalktı yanaklarımı öptü. “Tamam” dedi.

       Baki gibi, Nef’i gibi, Nedim gibi saray ve divan mutluluğuna, cümbüşüne düşmeden… Bizler, türlü savaşlardan, devirlerden sonra bungun, yoksul, çaresiz, bir toplumla buluştuk… Geçmiş yüzyılların sayfalarını açtığımızda yüzlerce, binlerce Türk sanatçısının kendi toplumlarına edebiyatla hizmet edenine de rastladık.

        Halkın arasında yaşayan saz şairlerinin dışındakiler çok yüzyıllardır Arap ve İran’dan etkilenmekle ne gerçek Türk sanatını ne de Türk toplumunu düşünmediler. Halk kendini anlatmayan, söylemeyen edebiyatı bugün “Peri Padişahının Kızı” masalları gibi dinlemektedir.

      Bizim kuşağın durumu ayrıca ne Tanzimat önce ve sonrasına ne Edebiyat-ı Cedide’ye, ne Fecr-i Ati’ye ne de Cumhuriyet’ten sonraki bir döneme benzer. Biz sosyal, kültürel, iktisadi düzeni kurulmamış bir toplumda beynimiz zonklaya zonklaya en çok toplum için, halk için sanat yapmak zorunda kaldık. Belki bir noktada Orhan Veli’lerle buluştuk. Biçim ve konu özgürlüğüne emek koyan bu reformcularla iyi anlaştık. Onları bizim kadar olmasa da bizden önce halka girmiş olarak bulduk… Sonra, bunlar da yetmedi: Kimse kimseye benzememeye çalıştı. Sanat böylece çeşit ve değer kazandı. Dil adına en ciddi ve büyük emeği bizim kuşak verdi.

        Projektörleri önce kendi içimize (sanat bilimine) sonra toluma (halk bilimine) çevirdik. Bizim kuşağımız on yıl gerçekten hızlıydı, güçlüydü, inançlı ve idealistti. Türk sanat ve toplumuna benliğini kazandırmakla görevini yaptı. Öyle olmasaydı, bugün bu toplum kendi manzarasını görmekten daha da uzak, daha da derin bir uçurumun kenarında olurdu.

       Milyonlarda en çok beş on bin kişiye sesini duyurabilen sanatçı daima katıksız gerçeği söylediği için, halkın daha çoğuna, milyonlara daha kolay sesini duyurabilirdi. Politikacılardan, aydınların bir kesiminden -bu oranda bile- topluma daha yararlı olmuştur.

      İşin burasında ben edebiyatçı-yazar arkadaşımız Demir Özlü gibi düşünmüyorum. Bizim kuşağımız edebiyat alanına ne zaman ve nasıl çıktıysa çıksın, yüklendiği sorumlulukları iyi taşıdı. Zamanı içinde kuşandığı güç ve bilinçle hâlâ en iyi edebiyatı yapmaktadır.

      “Yurdu kurtarmak” sorunu bizim kuşak dünyada yok iken Ulu Önder Atatürk’le başladı. Epiy yürüdü… Bu sorun, bizim kuşağın edebiyat alanına girdiği yıllarda demokrasiye yani, sandığa dayandı. Çoğu eğitimsiz ve öğrenimsiz bırakılmış halkın oyuyla da bu iş şimdi politikacıların tekeline verilmiş gibi görünüyor. Ama… savaşların ve devrimlerin yaptığını bozmağa gidenlerin uyarmada bizim kuşağın da Namık Kemâl, Ziya Paşa zindanı, çilesi olmuştur; sesi duylmuştur. Şimdi de duyulmaktadır.

      Bugün Türk tiyatrosu, Türk basını, Türk edebiyatı, Türk siyasetinin en geçerli kişilerinin pek çoğu bizim kuşağın taban ve tavan yaşı arasındadır. Örneklerini de çoğumuz bir nefeste sayabiliriz.

        ATAÇ YAŞARKEN Ve öldükten sonra…

 

      Şiir ve öyküde 1950-1960 devresinden sonra bir dinginlik görmüyorum. Bu, “dinginlik”ten çok bir başıboşluk, kontrolsuzluktur.

     Nurullah Ataç yaşarken hepimizde bir Ataç korkusu ya da çekintisi vardı. O hiç ummadığımız, iyi saydığımız bir şiirin, yazının, öykünün üzerine düşer, bizi terletirdi. Yazmak için kalemi elimize aldığımızda Ataç aklımıza gelirdi. Günâha hazır kişinin önce Tanrı’ yı düşündüğü gibi Ataç’ı düşünürdük…

      İzmir’de yayımladığım Kervan dergisinin 4 sayısında yayımlanan Memnuniyet adlı şiirim için beni övdüğünde dünyalar benim olmuştu.

     Türk Dili dergisinin 4. sayısında (Ocak 1952) “Şiirlerden Metin Eloğlu’nunki hoşuma gitti, eğlendiriyor insanı.

       Ama ben buraya onu değil Nedret Gürcan’ın Memnuniyet adlı şiirini alacağım. İşte o şiir:

                 Memnuniyet

            Şimdi düşünüyorum da

Uzak ülkelerin kişilerini taşıyan büyük büyük gemileri

Ve yalnız bir sahil şehrini

İçimden deniz kuşları geçiyor

Uzanıp yatıyorum toprağa

Aynı gün ışığında yeryüzü

Sokaklar insan dolu

Memnunluk duyuyorum

Nefes alıp nefes vermekten

Mektup yazmaktan

Aşık olmaktan.

            Edebiyat açlığında Nurullah Ataç’ın yazılarıyla beslendiğimi de yazmalıyım. 1947 yılının son günleriydi. Bir cumartesi günü İzmir’in Yeni Asır gazetesinde bir haber beni heyecanlandırdı. Ankara Palas Salonlarında Ataç’ın bir konferansı olduğunu yazıyordu. Konu: Türkçemiz ve Dilimiz üzerineydi. Yatılı öğrenci yasağını delerek Buca treniyle İzmir’e gittim. Konaktaki Ankara Palas Salonlarına ulaştığımda Ataç kürsüde konuşmasına yeni başlamıştı. Kapıdaki teşrifatçı beni şöyle bir süzdü (16 yaşımdaydım) Salonda benim yaşımda olan yoktu. Yol gösterdi ve ön sıradaki bir boş koltuğa oturttu. Okula, akşam etüdüne yetişmenin heyecanıyla iki saatlık zamanı Ataç’la yaşadım! Konuşma bitti. Etrafını sardılar. Zaman olsaydı, kalabalığı yarabilseydim Ataç’a kendimi tanıtacak ve beni Memnuniyet adlı şiirimle Türk Dili derg,isinde övdüğünü söyleyecektim. Bu fırsatı kaçırdım…

       Yıllar geçti. Değerli yazar dostum Tarık Dursun K. nın isteği ile ilçem Dinar’da yayımladığım Şairler Yaprağı dergimde “Ataç Şiirden Anlar mı?” başlıklı bir anket düzenledim. Bu anketin bana zarar vereceğini de düşündüm. Tarık Dursun K’ya bunu belirttim o, “Yahu, Ataç sabah akşam bizleri eleştirmiyor mu? Boşver, yayımla” dedi.

       Yayımladım… Dergide anketi görenler Ataç’ın bana çok bozulduğunu söylediler.

       Türkiye’nin en ünlü yazarlarının (Ataç’ı kızdırmak için olacak) verdikleri yanıtlar “Anlamaz!” olunca bir Ankara gezimde Turgut Uyar’la Ataç’ın evine ziyaretine gittim. Turgut daha kapıdan girer girmez beni tanıtmak için adımı soyadımı söylediğinde küfürle evinden kovmuştu!.. Ama Ataç öldükten sonra dergimin bir sayısını “Türk Edebiyatının Ata’sı öldü” manşetiyle yayınlamış, onun ruhundan af dilemiştim…

(Derginin Haziran (34) sayısının baskısını görüyorsunuz)

Bizim kuşağın son yıllarda seyrek ürün verenleri bizi 1950-1960 devresinden sonra “Edebiyatımızda bir dinginlik var” kanısına götürdü. 27 Mayıs değişimi en çok Türk Fikir ve Sanat Hayatına yaramıştır. Şimdi önümüzdeki günler için sanatçıyı daha güçlü ve bilinçli yapacak kadar çok yayın var ki…Kişi bunları okurken eski yazdıklarının bazılarını beğenmiyor. Bu ortamda okuma ve düşünme hazırlığı bizim kuşağı iyi ellere getirniş oldu.

Değerli şair dostum Cemal Süreya (1931-1990) Papürüs dergisinde “Yarımada” şiirinde bakın ne diyor?                                                                                                                                                 Biz yeni hayatın acemileriyiz

                        Bütün bildiklerimiz yeniden bilinçleniyor

                        Şiirimiz, aşkımız yeniden

                        Son kötü günleri yaşıyoruz belki

                        İlk güzel günleri de yaşarız belki

                        Kekre bir şey var bu havada

                        Geçmişle gelecek arasında

                        Acıyla sevinç arasında

                        Öfkeyle bağış arasında.

       Günün ortamının doğurduğu bir gerek, sanatçıyı –dünden alınan bir örnekle- bir üslup değiştirmeye zorlayacaktır. Halkı anlaşılmamak uğruna sanatçıyı anlamağa zorlamanın gereği yoktur. “İkinci Yeni” çıkışının sonradan pisleşen örnekleriyle bunun tutar yönü kalmamıştır. İkinci Yeni’nin birçok sorumsuz şairleri “bu çıkışı” okuyucuya “Bir anlaşılmamak şiiri” gibi göstermişlerdir. Kolay okunmanın kimseye bir cahil görüntüsü ya da küçüklük verdiği yoktur. “Anlaşılmak uğruna” deyimini bir şiirde şair, küçüklük sayıyorsa -ki, uğruna takısı bunu gösteriyor- şair için anlaşılmamak çabası, kültürlü olmak, bilgili olmak, büyük şair olmak kanısını kimsede yaratmaz… Topluma uygulanmanın içinde “anlaşılmak” vardır asıl…

Zamanın doğurduğu bir ya da birçok gerekler, sanatçıyı salt yapıtlarıyla değil her fırsatta tozlu ayakkabısı ile de halkın arasında, yaşantısı içinde görmeğe kadar dayanır.

Şiir yazıyorum diye kasılıp kalmanın, renkli gözlüklerin arkasından göz süzmenin, dergi kapaklarında ya da bazı web sitelerinde adım var diye etrafı yarım selâmlamanın, koltuk altında bazı ünlü ve yerli yazarlarının kitaplarını gezdirmenin “Ben şöyleyim, böyleyim” diye caka satmanın, sanat yapıyorum diye havalı gezmenin bir anlamı yoktur. Yukardan bakma ve yukarda oturma (!) sürüp giderse bu ayıp olur.

            Sanatçı tüm alçak gönüllüğüyle halkın içine girer, yaşarsa ve öyle yazarsa mesele kalmaz.

            Değerli okurlarım, bu kez yazım bazılarının pek hoşuna gitmeyecektir. Dinar’da yaşananlardan, anılardan, kişilerden söz etmedim. Sonraki yazılarıma saklıyorum. Sekiz on yıl önce Cumhuriyet gazetesinin ekinde yayımlanan “Selviye “ adlı bir öyküm çok ilgi görmüştü. Onu yazmak istiyorum. Yurt dışı gezilerimdem Tayland/ Bangok, Moskova, İngilteree, Fransa, Hollanda, Belçika ve Almanya gezilerimden bol fotoğraflı bir özet de yazmak istiyorum. Bu kez Nurullah Ataç’ın bir ders gibi tavrını ve ona bağışlatan gazetemin ilk sayfasını koyarak birçok fotoğtaftan daha iyi bir iş yaptığımı sanıyorum.

            Hepinize selâm,, sevgi ve saygıyla.

———————————————————————————————————–

Yeşim Akın Çeliker’e,

Sevgili Yeşim, Telefonundan sonra Suçıkan’da yapılan “Şiir Gecesi” nin öyküsünü okudum. Bugün de (24 Kasım 2017) sevgili ve dostum, kardeşim, değerli şair, yazar- edebiyatçı Raif Öztürk’le telefon konuşması yaptım. Üzülmeni gerektiren bir şey yok.

1960’lı 70’li yıllarda -yıktırılan o güzelim belediye sarayının salonunda- binlerce Dinarlıya onlarca kez şiir geceleri düzenledim. Cemal Süreya gibi çok ünlü şairler konuğum oldular. Ama ben yalnızca Dinar’dan Avukat Metin Arıkan, Ankara Radyosu’nda şiir okuyan Enstütü Müdüremiz Kadriye Samancı, Türkçe öğretmenlerimiz Ecmel ve Sevin Hanımla, şu anda adları aklıma gelmeyen güzel şiir okuyanlarla Dinar’ın kültür yaşamını zenginleştirdik.

Sen benim yakınımsın. Güzel şiirlerin de var. Ama şiir yazarken daha sabırlı ol lütfen: Az ve öz. Dinar’da şimdi seni görmezliğe gelenler zamanla seninle övünecektir. Ergeç bu gerçeği yaşayacağını umut ediyorum…

Gözlerinden öpüyorum. N G

—————————————————————————————————————–

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

Kişi Doğrulama Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.