DİNAR’DA YAŞAMIŞ OLAN ACEM DOKTOR VE KARISI YUNAN ELENİ

  • 26 Haziran 2015
  • 4.122 kez görüntülendi.
DİNAR’DA YAŞAMIŞ OLAN ACEM DOKTOR VE KARISI YUNAN ELENİ

DİNAR’DA YAŞAMIŞ OLAN ACEM DOKTOR VE KARISI YUNAN ELENİ

                      1922-1923 yıllarında Yunan ve Türk Halkları’nın Türk- Rum Nüfus Mübadele  Anlaşması’yla Dinar’dan ayrılan Yunanlı iki ailenin ilginç öykülerini yazmasam Dinar’ın geçmişinde yaşananları gelecek nesiller bilmeyecekler. Örneğin bundan önceki yazımda anlattığım Kırık Bir Aşk Öyküsü gibi. Ben doğmadan yaşanan duyduklarımla… yaşadığım geçmişi yazıp anlatmasam gönlüm razı olmuyor… Görevimi yapmamış sayıyorum kendimi.

                  Bu öyküleri çok yıllar önce kitaplarımda da yazdım. Yayınevinden telif hakkı olarak bana verilen 130 kitaptan Dinar’da eşe dosta imzalı olarak sevgili kardeşim, işadamı Turan Çekinir eliyle 30 kadarını gönderdim. Onlar okudular. Ama okuma isteğinden mahrum olanlar var. Ben, meraklı tüm Dinarlıların yakın Dinar geçmişini bilmelerini ve bu öykülerin Belediye Web Sitesi’nde yayımlanarak daha çok okurun bilgilerine sunulmuş olmasını istiyorum.

                  Belediye Web. Sitesi’nde bundan önceki bir yazımda ünlü roman ve öykü yazarımız Yaşar Kemal’in İnce Memed’inin Dinarlı İnce Me(h)met olup olmadığı hakkında Afyonlu iki yazarın basında çıkan yazılarını aktarmıştım. Yine, konu açılmışken büyük yengem Zehra Hocahanım’dan öğrendiğim Eşkıya Koca Mustafa’nın kızanlarıyla bir gece yarısı Dinar’ın zenginlerinden Çinimolla Hacı Mustafa Dedeoğlu’nu ve ailesinden bazılarını fidye için dağa kaldırılmalarını, fidye aldıktan sonra bırakılmalarını yazmıştım.

Eleni ve kocası Acem Doktor’un öyküsü:

                     1920’li yıllarda Dinar’da yaşayan Acem Doktor ve Rum karısı Eleni’nin ilginç öykülerini büyük yengem Zehra Hocahanımın anılarından 1950’lerde dinlemiştim. Bu yazımda anlatacağım.

                   Gelecek yazımda ise Dinar’da doğmuş ve uzun yıllar Dinar’da yaşamış Yunanlı Foto Hanım’ın özlediği ve görmek için kocası Michael Tocton’la 1958 yılında Dinar’a yaptıkları, tanığı olduğum, kendileriyle sohbet ziyaretlerinin öykülerini anlatacağım.

Büyük yengem Zehra Hocahanım’ın Eleni’yle ilgili anlattıkları:

                 “Eleni, esmer güzeli bir kadındı. Renkli gözleri yüzüne başka bir güzellik katardı. Biraz kısık bakardı. Gözleri bozuk sanılırdı. Oysa, bakışları dağın çalısını görecek kadar keskindi. Sokağa çıktığı zaman bir bakan bir daha bakar, güzelliğiyle, zarif yürüyüşüyle seçilirdi…

                 Dinar’ın çevresindeki bataklıklar yüzünden sıtma hastalığı çok yaygındı. Eleni sosyal bir    kadındı. Doktor kocasının yanında hastalara bir hemşire gibi yardım ederdi. Din farkı onu hiç kısıtlamazdı. O insanları severdi. İlçedeki kadınlarla dostluk kurmuş ve onlarca arkadaş edinmişti. Bazen kül yutmayacak derecede kurnaz, ama inandıkları ve sevdikleri için çok saf bir insandı. Bazı kıskanç kadınlar önyargılarla rahat davranışlarından ötürü bire bin katarak Eleni’yi eleştirirlerdi… Eleni bunları duyar, bilir ve hiç umursamazdı…

                      Yüzünden gülümsemesi de hiç eksik değildi. Siyah saçları omzuna kadar düşerdi. Balık etinin zayıfıydı. Güzel giyinirdi. Elbiselerini sık sık gittiği İzmir’den getirirdi. Takı kullanmayı sevmezdi. Onda küpe, bilezik gibi şeyler görmezdim. Boynunda çok zarif altın bir kolye ile yetinirdi. Haçlı kolyesini hiç kullanmazdı…

                      Bazen okula, yanıma gelir, hakkında yapılan onca dedikodudan konuşmaz, ön yargılı kişilerin daha doğrusu kıskançlıkların ürünü olduğunu bilir, hiç aldırış etmezdi. İlçedeki genç kızların okuyup iyi koşullarda yetişmesine, giyimlerine, davranışlarına yardımcı olurdu. Öğretmen olmayı çok istediğini her okula gelişinde söyler, “Ah!” çekerek anlatırdı.

                    Bahar ve baharla açan tüm çiçekler onun için insanların ruh yapılarını geliştiren, süsleyen doğa varlıklarıydı. Baharla birlikte giysilerini mevsime göre düzenler tabiata çıkar, su kenarlarından, bahçe çitleri arasından papatyalar, mor zambaklar, kır çiçekleri arasında gezinir, evine ve komşularına çiçek demetleri taşırdı”

“Onun gibi birkaç kadın daha olsaydı”

                 “Evinde Fransızca kitaplar görürdüm. O yıllarda Fransızca bilmek ve roman okumak pek modaydı. Gramofonları vardı. Türkçe ve Rumca şarkıların plâklarını çalarak avunur, “Ruhumun ilâcı bunlar” derdi. Rumca ve Türkçe moda şarkıları mırıldanırdı, sesi güzeldi…

                   Kocası Acem doktorun da bir merakı vardı. Fırsat buldukça Dinarlı avcılarla buluşur, ava giderdi. Av köpekleri bahçede olurdu. Adı: Maskara’ydı. Eleni maskarayı eliyle beslerdi”

Yengem anlatmayı şöyle sürdürdü:

                  “Ah! Onun gibi, benim gibi on kadın daha olsaydı, bu kasaba günün birinde bölgenin küçük Paris’i olurdu. Kasabadaki son Rumlardan biriydi. Bazı şeyler bilinmiyor, sorulmuyordu. Kasabadaki bazı taş kafalı erkekler ve bazı kapalı kadınlar bu özel Rum kadınına rahat vermediler. Kasabadan kaçırmak için her kurnazlığa ve iftiraya başvurdular. Önce, doktorla nikâhlı olmadığı dedikodusu yayıldı ortalığa. Oysa nikâhlı evliydi. Doktor yakışıklıydı. İkisinin de kullandıkları eski Ford  bir arabaları vardı. Dinar’da bulunan küçük, eski bir arabaydı. Dinar’da yeni bir arabayı çok sonra gördük.

                Eleni kapıdan çıktığı zaman bomboş sokakta ve sanki onu bekliyorlarmış gibi çevrede delikanlılar gezinmeye, evlerin kafesli ve kafessiz pencerelerinden sarkan, başörtülü kıskanç kadınların bakışlarına sokaktaki kasaba delikanlıları da volta atmaya başlarlarmış”

Eğilip, arabanın çalıştırma kolunu çevirirken…

                  “Kocası doktor bazen karısını alır arabasıyla yakın yerlere gezmeye götürürdü. Eleni arabalarını çalıştırmak için, eğilip çalıştırma kolunu yuvasına sokup döndürmeye başladığında -neleri görünüyorsa- kadına yiyecek gibi bakarlarmış. Eleni’nin iç çamaşırı olmadığına kadar hayaller kurup dedikodunun en aşağılık diliyle konuşurlarmış. Kahvelerin başıboş müşterileri  Acem doktorun Rum karısının uyduruk hikâyelerini fısıldaşırlar, şenlenirlermiş…

                    Her davranışıyla çok dikkatli olan Eleni hanımı iç çamaşırsız kim görmüş? Arabaya binerken eteklerinin açıldığını görmüşler de öyle konuşuyorlarmış. Baştan sona uydurma… Maksat kadını huzursuz edip ilçeden kaçırmak!

                “Bu kadın neden kasabanın hamamına gelmiyor?” diye tutturmuşlar bazı kadınlar. Neden gelip, kurna başında sıcak sular dökünmüyor. Neden keselenmiyor? Neden aptes falan almıyor. Birileri “Yahu o kadın Müslüman değil ki?” dedikleri halde. Evlerinde gusülhane olduğunu, belki bizden çok yıkanıyordur diye de söylenmiş dedikoduculara…”

Güneş gözlüğü ve şalvara verilen anlam:  

                    “Eleni süslenip, giyinip evden çıktığı zaman Paris işi parfümü sokağı tutarmış.  Bir defasında İzmir’den yeni aldığı güneş gözlüğünü takıp evden çıkmış. Ortalığı almış yeni bir dedikodu: Eleni “fingirdiyor” (muş) ya uydurmuşlar. Kocası Eleni’yi çekmiş kenara ve bir yumruk atmış suratına, gözüne gelmiş o yumruk ve mosmor olmuş gözü. Güneş gözlüğünden habersiz olanlar yumruk morunu boyadığı gözlük camıyla örtüyor Eleni falan demişler.

                  Bazı kadınlar kocalarından kıskanıyorlar ya Eleni’yi giysi bakımından kapatmak istemişler. Oturup bir çare düşünmüşler. Çok akıllı (!) bir kadın o çareyi bulmuş: Evlerindeki kollu dikiş makinesinde Eleni için biri kışlık, biri yazlık iki şalvar dikmişler. Sözde bir nezaket gösterisi ile şalvarları bohçaya sarıp Eleni’ye götürmüşler ve:

                     “Eleni hanım, bek cıblaksın, görüyük, acıyık seni.. sana iyi kumaşlardan şalvarlar diktik, gey de için dışın ısınsın gızım! demişler.”   

                        “Rum karısı Eleni kaçın kur’ası, ilçedeki bazılarını çoktan tanımış, tanımadıklarının kendisi hakkındaki dedikodularını da duymuş. Akşamları hepsini doktor kocasına anlatırmış. O kadınlar kıskançlıklarından neredeyse Eleni’yi çiğ çiğ yiyecekler. Eleni kendisine şalvar getiren kadınları kapı önünde tutmuş. Bir elini kapının üstüne, bir elini beline koymuş ve gözlerini yumarak, “Bana bakın siz, sizin derdiniz benim içimle değil kıçımla! Siz kim oluyorsunuz? Kıyafetim sizden mi sorulacak? Memleket değiştirim de kılığımı değiştirmem… Haydi defolun karşımdan… Bana değil; kocalarınızın gözlerine şavlar dikin siz, anladınız mı? Sonra da şalvarları bohçayı açmadan fırlatıp atmış sokağa”

Eleni’nin  -sözde- bir delikanlıyla ilişkisi varmış…

                      “Yeni bir dedikodu: Eleni’nin yakışıklı bir delikanlı ile ilişkisi varmış. Bu iğrenç yalanı da orada burada ve doktorun kulağına gidecek şekilde konuşmaya başlamışlar. Olacak şey değil. Aslında yakışıklı olan Eleni’nin kocası Acem doktor, Dinar’ın tek doktoru. Her türlü hastalığın, hastanın tedavisine koşturuyor. Özellikle de ilçeyi saran sıtma hastalığının şifa dağıtıcısı…

                         Kadınlı erkekli üç beş dedikoducu bindikleri dalı kesmeye kalktılar. Doktor ve karısı Eleni Dinar’ı çok seviyorlar. Ama iğrenç dedikodular onları Dinar’dan soğumaya neden oluyor. Düşünmüyorlar ki, doktor giderse hastalar Isparta’ya taşınacak. Halkın bütün rica ve yalvarmalara rağmen ilçeden ayrılmanın kararını veriyorlar”

Camızları bile sıtma tutan Dinar!

                      “İlçenin çevresindeki bataklıkların ürettiği sivrisineklerle ilçede hemen hemen her evde sıtma varmış. “Camızları bile sıtma tutardı” diye anılırmış bir zamanlar Dinar. Acem doktor gelinceye kadar sıtmayı tedavi edici bir ilaç da yok. Hastalar Isparta’ya götürülürmüş. Sıtmadan ölenler de olmuş.

                    Acem doktor bakmış sıtma halkı kırıp geçiriyor. Geceli gündüzlü çalışmalarıyla ve tıp kitap sayfalarını karıştırarak sıtma için karma bir ilaç yapmış. Kapısının önü sıtmadan rahatsız halkın sabahın ilk ışıklarıyla dolduğu görülmüş. Sıtma bebeklere kadar yaygınlaşmış. Bırakıp gideceği duyulunca da kasabadaki etkili aileler doktoru önlemeye çalışmışlar.   Ama…

                Daha o sabah karısına “Eleni yeter artık; toplan, ne varsa sar sarmala. Eşyaları trene vereceğim. Buradan gidelim. Hastalar Tanrı’ya emanet olsun… Paraları da eksik olsun. İnsanlıktan anlamıyorlar. Yerleşmek istiyordum. Ama artık arsayı da arabayı da satacağım.”

                     Halkın bir bölümü karısının güzelliğini ilçenin taşıyamadığı için Acem doktoru bunaltmışlar. Hastalarına koşturan, fakirlerden para bile almayan doktorun gitmesini istemeyen aklı başında halkın büyük kısmı toplanıp doktora yalvar yakar olmuşlar, kararından vazgeçmesini istemişler, rahatsızlık yaratanları uyaracaklarını, kahveleri, pazarları, evleri dolaşıp dedikodu yuvalarını uyaracaklarını söylemişler.

                 Ama doktor kararını vermiş, eşine “Ayrılıyoruz, artık kalamayız” diyerek, 1923’de başlayan mübadeleden de faydalanıp Yunanistan’a gitmek üzere dostlarına veda etmeye başlamışlar. Ve doktorla karısı Eleni üzgün.. Dinar’dan ayrılmışlar. Yıl: 1925’ler”

***

Nedret Gürcan’dan notlar:

                        Acem doktor ve Eleni Dinar’dan ayrılalı yıllar olmuş. Ben 1931 doğumluyum. İlkokula gittiğim yıllarda Dinar’ın sıtmasını duyuyordum  Bataklıklar kurutulamıyor, durmadan sivrisinek üretiyormuş…

                     İlkokuldayken kardeşlerimin ve amca çocuklarının ateşler içinde sıtmadan yattığımızı,  “kinin” hapıyla tedavi olduğumuzu, annelerimizin bir bardak su ile başucumuzda, o acı yeşil kinini yutturmak için nasıl çırpındıklarını, kininin ardından lokumla aldatıldığımızı  hiç unutmam. Çok yıllar sonra “Sıtma” şiirini de yazdım. O yıllarda, 1937’den sonra ilçenin sağlık konusunda tek eczanesi Ali Yakup Atasağun’dan evlere acı yeşil kinin taşınırmış…

                       Evlerde sivri ve kara sinekten korunmak için yatakların üstünde cibinlikler asılırdı. Vın vınnn ederek evi ve odaları dolaşan sivrisinekleri öldürmek için el yapımı pat patlı vurucular vardı. Tavanlardan sarkan elektrik kablolarına asılan sinek avlayıcı yapışkanlar da.

                       Uyurken kulağınızın dibine dek inerek insanı sinir eden o vın vınlı sivrisinek  sesi.. şaka gibiydi… öldürmek için yüzünüzü şamarlamakla sivrisinekten kurtulacağınızı sansanız da nafileydi.. O, sivrisinekler sabaha kadar sizin güzel kanınızın müşterisi olurlardı!…  Nasıl da emerlerdi çıplak buldukları yerleri, kırmızı acılı bir leke bırakırlardı ısırdıkları yerlerde, uyanınca bütün gün kaşır, kaşınır dururdunuz!..

Ali Veziroğlu ile başlayan savaş?!

                  Bu savaş sıtma savaşıydı… O yıllarda Dinar’a kurtarıcı ve kurutucu bir kahraman gerekiyormuş: O sivrisinekler ve sıtma ki yıllar yılı modern Dinar’ın kurucu ‘mimarı’ Masal Adam Ali Veziroğlu’nun belediye başkanlığına kadar bataklıkların kurutulmasını beklemiş.

                  Belediye Başkanı Ali Veziroğlu’nun kazandırdığı birçok eserlerden bir tanesi de Cumhuriyet Alanı’nındaki altları dükkân, üstleri lojman olan, araları siyah derzli beyaz yontma taş binadır. Veziroğlu, o binanın bir bölümüne “Sıtma Savaş İstasyonu”nu da açtırdı. O “Sıtma Savaş İstasyonu’nun sağlık memuru, unutulmaz Osman Yavaş’ı ve bir şiirinde “Sıtma savaş istasyonumuz bile var” dizesiyle övünen değerli şair-öğretmen Mustafa Menderes’i de saygıyla, rahmetle anmak isterim.

***

                 Acem Doktor ve Eleni Hanım’ın, yani 1920-30’lu yılların insanlarından bazıları üstünde yaşadıkları bu toprakların altında bu kasabanın “ilk”lerini, kültür katlarını ve tarihini bilselerdi ah! Gelenia’nın, Apemia Cibitos’un, yani Dinar’ın Frigya’dan başlayarak Osmanlı’ya kadar bütün devirleri, o yüzyılların en ünlü krallarını, kraliçelerini, hükümdarlarını, yüz binlik ordularını bağrında barındıran bu kentte güzel bir Rum kadını neden barınamasındı? Neredeyse yüz yıl sonra da Eleni’yi ve Acem doktorun saygılı ruhlarını umarım ve isterim ki şimdinin ışıklı ve sivrisineksiz Dinar’ı sımsıcak sarsın…

                    Dinar’ın ilk adı Gelenia’ymış. Kent büyük bir depremle yedi metre toprak altına çökmüş, tekrar imar edildikten sonra kente tanrılardan birinin adı, MÖ 1000’de -kızına izafeten- verilmiş: Gelenia. Yunanca’da Parlak Işık anlamına gelen bu ad, yüzyıllar sonra, bir ömrün salt bir bölümünü yaşamak isteyen bir Rum kadınının “ışığı”nın söndürülmesi ne kadar da talihsiz bir durum…

                  Talihli olan, onlarca yıl sonra ilk adı Gelenia olan Dinar’ı 1200 kw’lik bir hidroelektrik santralına kavuşturan, Dinar’ı aydınlatan Ali Veziroğlu’nun sağladığı Parlak Işık adlı Dinar’dan üzgün ayrılan güzel Eleni’nin ülkesinde yattığı yeri de aydınlatmaktadır…

İlçemin o yılları için bunu umuyor ve diliyorum.

Gelecek yazı: Yunanlı Tocton Ailesi Dinar’da

 

(1960’larda yazdığım şiir)

SITMA

            Of ! Benim yurdumun otuzlu yılları

            Ve bataklıkla kuşatılmış

            Sıtmayla yatıp kalkan kasabam.

 

Çocuktum; hiç unutmam

İçimiz dışımız yeşil kinin

Yanaklarımız nar gibi kızarır yanardı

Üşür ürperirdik sırtımızdan.

 

Annemiz başucumuzda

Elinde kar suyuyla ıslatılmış

Sümerbank tülbenti

Bir koyar, bir alırdı alnımıza.

 

Uçaklar nasıl havalanır uçardı

Bilmezdik ama

Ateşimiz kırka yükselince

Düşlerimize çarpar düşerdi

Odanın tavanından yorganımıza…

 

 

        “BİR ZAMANLAR DİNAR”IN FOTOĞRAFLARIYLA İLGİLİ NOTLAR:

 

                     Siz hiç dinlediğiniz öyküden sonra o öykünün geçtiği yerleri “acaba neresidir, nerededir?” diye düşünür müsünüz? Ben düşünürüm…

              Bu sokağın fotoğrafını yeri geldi, önceki yazılarımda birkaç kez yayımladım. Biliyor ve okuyorsunuz, “Bir Zamanlar Dinar” başlıklı yazılarımda eski Dinar’ı anlatıyorum. Görünümüyle ve güzellik duygusuna uygun estetiğiyle artık mazi olan bu sokak ve benzer güzellikte başka yerler eğer özleniyorsa ve fotoğrafları da varsa anılmalı unutulmamalı diyorum…

                  Bu evlerin depremden sonra onarılarak, gelecek nesillere bir Dinar armağanı olarak ayakta kalması gerekirken fotoğraftaki bu güzel Dinar sokağı artık yok! İki hazımsız siyasi kıskanç yetkiliyle.. ilçenin başındakinin kurbanı olan böyle nostaljik bir sokağın evlerinin bir benzerinin bile yapılması da artık olanaksız. Deprem sonrası onarılacak o evde İsmet İnönü bizimle birlikte Dinar’ın konuğu olmuştu. Ne yazık ki tarihsel bu önemi, bu gururu, bu onuru yaşayamadılar… Kapısında 37 yıldır, ana cadde üzerinde çakılı duran uyarıyı görmediğini bile söyleyeni vardı o üçünden birinin. Yazık!

                   1917 yılında Arhavi’den ailesiyle Dinar kadısı olarak Dinar’a tayinle gelen Dedem Ali Niyazi Gürcan’dan ve Tevfik amcamın eşi büyük yengem Zehra Hocanım’dan -bu yazıda öyküsünü anlattığım Eleni’nin ilk gençlik yıllarımda etkisi altında kalmıştım-. Acem Doktor ve eşi Eleni’nin Dinar’da nerede, hangi evde  oturduklarını çok merak edip sormuştum. Anlattılar:

                      1920’li yıllarda o sokağın iki tarafında da şimdi fotoğrafta görünen Bozoklu, Kitiş ve Göbekli Ailelerine ait olan üstü sundurmalı köşe bahçede bu sıra binalar yokmuş. Bu ailelerin tek katlı ahşap, kâgir ve kerpiç, önleri havuzlu bahçeli evleri varmış.

Eleni’lerin oturduğu sokak:

                   (Not: 1940 ‘lı yılların sonlarında ben İsmet Kitiş ağabeyin davetiyle sık sık evlerinin arka bahçelerine giderdim. Ön bahçelerindeki o balıklı havuzları arka bahçelerinde görmüştüm. Amcası Mehmet Kitiş ve Göbekli ailesinin evlerinin arkalarında da havuzlar vardı. Demek ki evler ikişer kat ve çıkma kapalı  balkonlu yapılınca ve yol kenarına çekilince havuzlar arka bahçeye  alınmış. Anladığıma ve anlatılanlara göre, Acem Doktor ve eşi Eleni Hanım bu havuzlu evlerden birinde oturmuşlar sanırım.)

Nedretgurcanhaziran2015 (1)

‘Yazıda öyküsü anlatılan Acem Doktor ve eşi Yunan Eleni Hanım’ın Dinar’da oturdukları , deprem bahanesi ile yıktırılan caddedeki evlerin deprem öncesi son görünümü’

Bizim eve gelince:

                     Fotoğrafta sağda görünen iki katlı binanın arsasını babamlar Sulu sokakta Gömbe’lerin evinin bitişiğindeki evde oturan yaşlı bir Acem teyzeden satın almışlar. O Acem Teyze’nin kızı Şerife Teyze evimizde uzun yıllar annemin yardımcısıydı. Babamlar 1925 yılında satın aldıkları Acem arsasının ortasına o binayı yaptırmaya başlamışlar. Dedemin Kur’an cildinin arka sayfasındaki nota göre ben 26 Haziran 1931’de o binada doğmuşum. Kitaba göre ağabeyim Necdet 1929, kardeşim Yavuz 1933’de aynı binada doğmuşlar.

Evin tarihi değeri:

                    1958 yılının Kasım ayının 27-28 günleri  İsmet İnönü o evde Dinar’ın ve ailemizin konuğu oldu. Ve ev, “tarihi ev”  sıfatını aldı…

Nedretgurcanhaziran2015 (3)

‘İsmet İnönü’nün kaldığı Gürcanlar evinin duvarında 37 yıl çakılıduran yazı.’

                        İsmet Paşa’nın Dinar’a geldiği gün, o caddede Paşa’yı bizim evin balkonunda görmek isteyen (bazı partililer 40 bin, bazılarınna göre 30 bin kişi çarşıdan Santral Park’a kadar uzanan caddeyi doldurmuştu, dediler. Gazeteciler ise on binde karar kıldılar.) Evimizin önünde halk kalabalığının fotoğrafını görüyorsuz. Arkadaki bina, evimizin karşındaki  Mehmet Kitiş’lerin binası.

Nedretgurcanhaziran2015 (2)

‘İsmet İnönü’nün Dinar’a geldikleri 28 Kasım 1958 günü ikindiüstü Gürcanlar’ın evinin karşısı. Mehmet Kitiş’lerin evinin önündeki (yetkililerin) görmediği(!) kalabalık’

                    Fotoğrafta Uray Caddesi adını alan, Elektrik Santralı yapıldıktan sonra Santral Caddesi, birkaç yıldır da benim adımla “Şair Nedret Gürcan Caddesi” olarak belirlenen, kitaplarımda ise “Teyzeler Sokağı” adını verdiğim bu caddenin sol başında fotoğrafta görünen Bozoklu,, Kitişler ve Göbekli Ailelerinin  binalarını ve sağdaki bize ait binayı Uluborlulu İbrahim Usta ve ekibi 1930’ların ortalarında ‘mimarsız ve mühendissiz’ yapmaya başlamışlar.

               Bizim yıktırılan (!) evin giriş kapısının üzerinde 1931 rakamı vardı. Yani benim doğumumla yaşıt…

                   Bu ek bilgileri de yazımın bir ucuna eklemek istedim.

                   Bir merak; değerli okurlarıma duyduklarımla yaşadıklarımın notlarını aktarmayı görev saydım.

Saygıyla,  sevgiyle…

                      Bir kaç gün önce Hemşerimiz 9.Cumhurbaşkanı Önemli siyasetçi Süleyman Demirel’i kaybettik. Kendisine tanrıdan rahmet diliyorum. Aşağıda Demirel’in Dinar depreminden sonra Afet Evlerinin sahiplerine teslim günü fotoğraflarını paylaşıyorum.

Nedretgurcanhaziran2015 (4)

Nedretgurcanhaziran2015 (5)

Nedretgurcanhaziran2015 (6)

                         Kitaplarımda daha önceleri yayınladığım ‘Dinar Belediye Bandosu’ şiirimi ankara’da bir tanıdık milletvekili Süleyman Bey’e okumuş. Gülmüş ‘ Hayır! Hayır! Ben Dinarlıları da Dinar’ı da severim’ demiş. Bu şiirimi  aşağıda okuyabilirsiniz.

DİNAR BELEDİYE BANDOSU

Sayın Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’e saygıyla, 1996

 

Gündemde

Şu bizim belediye bandosu

Bir de “Beş numaralı senfoni” varmış

Bizim bando bunu çalamazmış

Zaten Dinarlılar da

Beethoven’den anlamazlarmış!

 

Olsun; ne çıkar bundan

Bu bando var ya., bu bando

Çoban Marsvas’m armağanı

Rüzgârı Milad’dan önceye rastlar

Dolaşır dünyayı, gelir bizim ilçeye

Tanrı Apollon’la yarıştırır Marsyas’ı

Kral Midas’m hakemliğinde.

 

Flüt sesi her yerde güzeldir

İsteyen gidip sorsun Beethoven’e

Eğer Dinarlılar müzikten anlamasalardı

Midas’m adını eşeğe çıkardıktan sonra

Apollon, bırakır mıydı kulaklarını

Kesip kesip atardı Suçıkan’ın sularına…

 

İlkokulda mandolin dersi alırdım

Tireli bir müzik öğretmeniydi

Eli çubuklu biri, “Ali Çavuş” dedikleri

Otuz kişilik bando geçerken sokaklardan

Ispartalılar bile gelirler

Seyrederlerdi…

 

Müzikleri yarıştırdık

Şehirleri yarıştıralım şimdi:

Derler ki Ispartalı kandil yakarmış

Dinar elektrikle aydınlanırken

O zamanlar bir kilo çökeleğe

Kız everirlermiş.

 

Ben de kaç defa “Kiraz Bayramı”na

Niyetlendim de vazgeçtim sonra

Misafire: “Hoş geldin, ne zaman gitcen” derlermiş.

 

Ben biraz şairim ya

Belki pek anlamam

Mesele eğer Dinar’ı küçümsemekse

Var bunun da bir çaresi

Dinar’dan rastgele biriyle yarıştıralım hemen

Zati-alinizin hakemliğinde

İsparta’dan seçeceğiniz birini…

 

 

 

 

 

 

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 2 YORUM
  1. Fikret BAL dedi ki:

    Sevgili Necdet Abi; Mübadele öncesi Dinar’da yaşamış, Dinar’ın sosyal gelişimine katkı koymuş, yaşadıkları olumsuzluklar nedeniyle 1925 yılında Dinar’ı terk etmiş olan ‘Doktor ve Karısı Elene’ öyküsünü büyük bir hüzün içinde ve bir solukta heyecanla okudum. 1958 Dinar doğumluyum. Çocukluğumda Dina/Çapalı demiryolu hattını günlük yaya olarak kontrol eden bir görevli vardı. Yaşlılar görevlinin Rum olduğunu söylerlerdi. Gerek öykündeki kahramanlar gerekse demiryolu görevlisini düşününce mübadele öncesi Dinar’da yaşayan Rumların olduğu ortaya çıkıyor. Bunlar bizim bilmediklerimiz. Öykünüzle farkındalık yarattığınız için teşekkür ederim. Annemin bir tarafı Yeregiren/Akgün köyündendir. Annemin Akgün tarafındaki akrabalarına Acem derlerdi. Acem sözcüğünü Kavgacı/geçimsiz anlamında kullanırlardı. Bu çocukluğumda zoruma giderdi. Yetişkin olunca Acem’i araştırmak istedim. Öykünüzde ‘Acem Doktor’ dediğiniz için araştırma sonucunu paylaşmak ihtiyacı duydum. Acem; Arapların İslamiyet öncesi fetihler sırasında, kendileri dışındaki yabancılar ve özellikle İranlılar için kullandıkları bir sözcük. Acem sözcüğünün Arapça anlamı ‘dil bilmeyendir.’ Arapların kendi dışındakileri aşağılamak amaçlı söyledikleri bir sözcüktür. Tıpkı eski Yunanlılar ve Romalıların Avrupalılar dışındakiler için kullandığı ‘barbar’ sözcüğüne benzer bir nitelik taşır. Daha sonra Osmanlılar Arap geleneğine uyarak İranlılara acem İran ve ötesini tarif için Acemistan tabirini kullanmışlardır. Osmanlılarda 15-17. yüzyıllarda Acemistan, Bilad-i Acem veya Vilayet-i Acem tabirleri kullanılmıştır. Osmanlı kayıtlarında Osmanlı ülkesine gelen pek çok alim için ‘Acemli olup’ ‘Acem’den gelen’ ya da Osmanlı ülkesinden bir çok talebenin ilim tahsili için ‘Diyar-i Acem’e gitti’ Bilad-i Acem’de tahsil gördü’ gibi kayıtlara rastlanmasına rağmen… Baştaki açıklama ve tarihsel olarak ‘yurt-ulus incelemelerine bakıldığında Acem diye bir ulus, Acemistan diye bir ülkenin olmadığı görülmektedir. Bu durumda Elene’nin eşi doktorun nereli olduğu merak konusu olarak kalmış oluyor. İranlı diye düşünmek istiyorum ama 1900 lerin başında Müslüman bir İranlının bir Rum bayanla evliliği pek akla yatkın gelmiyor. Selamlar. Fikret Bal Emekli Öğretmen İzmir 09.08.2015

  2. Sevgili Nedret Gürcan dedi ki:

    Sevgili Nedret Gürcan,
    “Hiçbir ağacın dalları kendi aralarında kavga çıkaracak kadar aptal değildir.” Bazen unuturuz komşumuzun da bizim gibi o koca ağacın dallarından yalnızca biri olduğunu… İyi ki varsınız ve hep var olun… Benim kaderine razı gelmiş kasabamın üzerinden, gölgeniz hiç eksik olmasın; kadir kıymet bilir bir baba gibi…

BİR YORUM YAZ

Kişi Doğrulama Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.