GÜNLÜKLERİMDEN SEÇMELER: 3 ÖMÜR BOYU YAŞANANLAR VE SONRASI

  • 26 Kasım 2018
  • 458 kez görüntülendi.
GÜNLÜKLERİMDEN SEÇMELER: 3  ÖMÜR BOYU YAŞANANLAR VE SONRASI

GÜNLÜKLERİMDEN SEÇMELER: 3

ÖMÜR BOYU YAŞANANLAR VE SONRASI

  • Annem ve babam.

   Ben İstanbul’u ilk kez beş yaşımda gördüm. Yaz günlerine yeni girmiştik. Babam Osman Gürcan, annem Sahibe Fikriye Hanım ile Dinar’dan yola çıktık.  Ağabeyim Necdet yedi yaşındaydı ve o yıl ilkokula başlıyacaktı, küçük kardeşim Yavuz üç yaşında, mavi gözlü, sarışın tutanın yanaklarını öptüğü cıvıl cıvıl  bir çocuktu… Çok zekiydi, yerli yabancı okumadığı kitap yok gibiydi. Galatasaray Lisesini bitirdi, İktisat okudu ve fabrikamızın bürosunda yoğun müşteri münasebetlerini yönetti. Kalp hastasıydı. İzmir’e doktoruna götürüldü. Düzelemedi… Onu 38 yaşında kaybettik…

  • Solda rahmetli kardeşim Yavuz, ortada ben, sağda ağabeyim Necdet. Bu fotoğraf Dinar Suçıkan’da 1950 li yıllarda çekildi. Yani neredeyse yetmiş yıl önce…

Ağabeyim Necdet Galatasarayın Ortaköy ilk bölümünden başlayarak Galatasaray lisesini bitirdi. İstanbul Hukuk Fakültesinden mezun oldu, avukatlık  stajını İstanbul’da yaptı.

Babam, Dinar gibi bir taşradan İstanbul’un Galatasaray lisesini hedeflemişti. Beni de beşinci sınıftan sonra Galatasaray Lisesine kayıt için İstanbul’a götürdü. Okul Müdürü Behçet Güçer Bey mezuniyet karnemde matematikten 4 numara aldığımı görünce, ağabeyim orada okuduğu halde “prensip” deyip beni okula kabul etmedi. Ve ben büyük üzüntüyle ilçeme döndüm. Babam İzmir’deki tüccar arkadaşlarından ıyi bir yatılı okul araştırması yaptırdı. Ve Dinar’dan İzmir’e ticaret için göçen Mestan Atakulu Beyin önerisiyle Buca Yatılı Ortaokuluna kaydım yapıldı. Sonrası öyküler yazımın sonunda…

  • Solda eşim Nuran, üstte kızım Etil, yanında oğlum Barkın,, eşimin yanında büyük oğlum Ali Niyazi ve ben. Fotoğrafın çekiliş tarihi: 1971. Yani tam 47 yıl önce.

   Ata memleketimiz Arhavi’ye gidiyormuşuz. “Gidiyormuşuz” diyorum..  zira o yaşlarda İstanbul’u ve       Arhavi’yi nereden bilecektim… Babamlar hem ticari işleri hem memleketteki akrabalara hediyeler almak için bu yolculuğu istemişlerdi. Dinar’dan trene bindik. Haydarpaşa’da trenden indik. İlk durağımız İstanbul- Sirkeci’de deniz gören bir otelde birkaç gün kalmak oldu…

  • Arhavi’den bir görünüm

   Gerçek deniz?

Ve gerçek denizi de ilk kez İstanbul’da otelin penceresinden bakarak gördüm…

Dinar’da biz çocuklara “deniz” diye hep Suçıkan’dan gelerek şehre dağılan ve Ege’ye açılan gür suyun “deniz” oduğunu söylerlerdi… Bu su.. evimizin bahçe duvarını kuşatan Ulu Cami ile yol aramızdan Istasyona doğru akıp giden ve bir bölümü, o yıllarda Dinar’ı aydınlatan 110 voltluk elektrik dinamosundan gelen Kerim Usta’nın çarkından akarak, köprü altından  Ege’ye doğru akan büyücek bir akarsuydu. Dinamonun işleticileri Kara Bekir ile Sarı Bekir  amcalardı…

Ve ben o günleri az da olsa şimdi anımsarken ve bu yazıyı yazarken tam 87 yaşımdayım. Ve neredeyse doksan yıl öncesinden büyüklerimizim bizlere anlattıkları evimizin dibindeki dereyi “deniz” bellemiştik… Bütün arkadaşlarım, bütün çocuklar böyle bilirlerdi. Dinar’ın denizi (!) Ege’ye uzanan o akarsuydu… Güzel değil mi?

  • Yetmiş yıl önce Suçıkan’da

   Leylekler ve Dinar ışıl ışıl ve de ilk sanayi kururuluşları:

Beş yaşımda Dinar’dan bir başka kente ayrılırken gözlerimde çocukluğumun ilk yıllarını yaşadığım yerler gelip içime ve çocuk gözlerime gelip oturmuştu… Sonradan “özlem” dedikleri bu duyguyu çok yaşadım ve iyice öğrendim… Çocuk yüreğimde  hissetmeye başladığım bu özlem duygusu yıllar sonra sevdalarla birlikte süreklli yüreğimin dostu olup çıktı…

Her yıl bırakıp gittikleri, uzaklardan gelen bahar leyleklerinin evimizin bacasındaki yuvalarına özel seslerini takırdatarak gelip konmaları. Arada bir annemlerin biz çocukları alıp evimizin yakınındaki -o yıllarda Karaağaç denilen- ve Dinar’ın mimarı Ali Veziroğlu’nun eseri 1200 klovatsaatlık Hıdroelektrik santralı kurulup işletildikten sonra Dinarımız taze, güçlü tüm kenti ışıl ışıl eden elektriğe kavuşmuş ve fazla enerji de para karşılığı Keçiborlu Kükürk’te satılmıştı. Yeni ve güçlü enerjiden sonra Dinar da daha güçlü oldu ve sanayi yatırımlarına başladı. Menderes, Gürcanlar ve Kardeşler Un Fabrikaları ardı ardına kuruldu… Dedeoğlu un fabrikası 1928’lerde kurulmuş, yurdun ilk un fabrikalarıdan biriydi. Fabrika binasının üçgen mimarili alnındaki bir cihazdan çıkardığı sesle önemli günlerde Dinar’ın saat ayarını yapardı.

  • Dinar’ın mimarı Belediye Başkanı B. Ali Veziroğlu

Dedeoğlu fabrikası ilçeye sanayi elektriği gelinceye kadar Suçıkan suyunun karşı tepelerde büyük kanallar açılmasıyla ve fabrika girişine monte edilen geniş çaplı demir boruyla fabrikaya getirilmesiyle uzun yıllar  çalışmıştı.

 

  • Santral Park’a hidroelektrik tesisi için Ali Veziroğlu’nun yaptırdığı bina. 1950’lili yıllar

   Özlem duyguları:

Çocukluğumda da sonraki sürelerde de Dinar’da en sevdiğim Santral Caddesi idi. Şimdilerde de  (minnet ve şükran borçlu olduğum vilayet ve belediyemiz) “Şair Nedret Gürcan caddesi” diye adlandırıldı. Ege ve Akdenize açılan ve benim adımla anılan bu sokağın parka doğru uzanan derelerin kenarlarında baharla açan renkli  çiçekleri, papatyaları, çiçeklerin üzerinde uçuşan kelebekleri, komşu çocuklarıyla sokakta ya da bizim bahçenin beton avlusunda birdir bir, saklanbaç, uzun eşek gibi oyunları, çorapsız ayaklarımızla arıklara ayaklarımızı sarkıtıp, ellerimizle üstlerimize su serperek oyunlar oynadığımızı, annemizin akşam vakti pencereden bekleyişini…“Sizi gidi çocuklar sizi gidi, yine sırsıklam eve geleceksiniz” diye sesleninişi unutamam.

  • Depremin ve bazı ruhsuzların yok ettikleri ilçenin en gösterişli caddesi. Not: Sağdaki Gürcanlar evinde İsmet Paşa bir gece konuk olmuştu..

   Ailede Dedemle başlayan Dinar ve sıtma:

1877 Arhavi  doğumlu dedem Ali Niyazi Gürcan Rize’nin Pazar ilçesi kadılığından  1917 yılında Afyon’un Dinar ilçesine tayin olmuş, Dinar’ın ilk kadı  görevini üstlenmiş…

Sonraki yıllar ilçe yargıcı, emekliliğinde de yaşamını yitirinceye dek avukatlık yapmıştır.

Dedemlerin geldikleri yıllarda Dinar, doğası güzel ama bataklıkla çevrili, sıtmalık bir ilçedir. Benim “Sıtma” adlı şiirim 1938 yıllarını, yani yedi yaşımı anımsatır:

 

 Of! Benim yurdumun 1930’lu yılları

 Bataklıkla kuşatılmıış

 Sıtmayla yatıp kalkan kasabam

Çocuktum, hiç unutmam

Sıtmadan yatıyordum

İçim dışım yeşil kinin

Yanaklarımız nar gibi kızarır yanardı

Üşür ürperirdik sırtımızdan…

Annemiz başucumuzda

Elinde kar suyuyla ıslatılmış

Sümerbank tülbenti

Bir koyar bir alırdı anlımıza…

 

(Not: Dinar’ın tek eczanesi Atasağun eczanesiydi. Sıtma ilacı yeşil kinini oradan alırdık)

   Atatürk’ü ve Cumhuriyeti çok seven dedem milli bayramlarda Cumhuriyet Alanında kürsüye çıkar bayramların anlamını belirten konuşmalar yapardı. Bazı sözleri Lâz sivesini çalardı, ama olsun konuşmaya renk ve güzellik katardı. Dedemin Karadenizli olduğunu bilmeyenler şaşırırlardı. Dinar’da bir süre babamlara ve biz çocuklara “Lazoğlu” derlerdi. “Gürcanlar” ı ben önerdim ve tabelalara bu ad yazıldı, daha sonra bu ad söylendi.

  • Dedem Ali Niyazi Gürcan

Dedem birkaç yıl süren Kızılay, Çocuk Esirgeme ve Halkevi,Okul Aile Birliği Başkanlığı yaptı. Halkevi başkanlığı yıllarında zengin kitaplıktan yerli ve yabancı kitaplarla bazı dergilerin okuyucusu oldum.  Halkevi kitaplığında yazın Isparta’dan gelen dedemin bir arkadaşının kızı üniversite öğrencisi Gül Abla’nın güzelliği kitaplığının okuyucusunu (!) iyice artırmıştı… Gül Abla dedemlerde kalıyordu. Bunu bilenler benim şansımdan söz ediyorlardı. Büyükannem “hayır; yok öyle şey” diyordu. Doğrusu öyleydi… Yoktu…

Dedem Ankara’ya tayin oldu. “Dinar’dan memnunum, çocuklarım ve torunlarımdan ayrı olamam” gerekçesiyle yargıçlıktan istifa etti ve yaşamını yitirinceye kadar avukat olarak Dinar’da yaşadı. Dinar’da yatıyor…

  • Ön sırada sağdan ikinci uzun boylu Dinarlı Mehmet Pehlivan.

   Güreş günleri:

Dinar’da 1940 lı yıllarda pehlivan güreşleri yapılırdı. Güreş günleri heyecanla beklenirdi. Bir özelliği Dinarlı Mehmet Pehlivan’ın bu güreşleri organize etmesiydi. Mehmet Pehlivan Dinarlıların gözünde adeta bir güç semboluydu… Mehmet Pehlivana Dinarda yardımcı olan Yumurtacı Recep, Kahveci Yaşar, Sinemacı Necip, Tahsin Öcal, Polis Mehmet Tokyürek gibi dostları günler öncesinden güreşin yapılacağı harman yeri düzlüğünü hazırlar, güreş seyircisinin güneşten etkilenmemesi için kazıklar üstüne beyaz bezlerden tenteler kurarlardı. Biz çocuklar dedemin sayesinde hemen her güreşe gider, güneşliğin altında ön sıradan seyrederdik.

  • Ortada eli belinde Dinarlı Mehmet Pehlivan

Bu güreşleri ve pehlivanları aşağıdaki şiirimde okuyacaksınız.  Bir sevincimiz olurdu bu güreşlerde her karşılaşmada (nedense) hep bizim pehlivan galip gelirdi. Alafranga güreşlerin yanında bazen yağlı güreşler de yapılırdı… Dinar’a her yıl gelen tel cambazlarını da unutmayalım. Tiyatroları, sanatçıları yazmağa kalksam belleğimi kesip (!) okumak durumunda kalacağım ve sayfalar etmez… O kadar çoktu… Sonraki yazılarımda ilçe kültürüne büyük katkıları için bu sanatçıları  ve şiir gecelerini de yazacağım.

 

   DİNAR PEHLİVAN GÜREŞLERİ  (yazım tarihi: 1950)

            Efsanee oldular şimdi

Dinarlı Mehmet Pehlivan

Tekirdağlı Hüseyin

Habeş, Cimlandos ve Yunanlı

Kasabada güreş günleri

Çocukluk anıları…

 

Önde belediye bandosu

Arkada bayramlıklarıyla

Kasaba halkı

“Harman Yeri”ydi adı

Bir yere gidilirdi.

 

Dedem bizi evden alır

Götürürdü gıcırdaklı bir paytonla

Üzeri ponpon süslü, tenteli

Küçük büyük doluşurdu çayıra.

 

Otururduk kasabanın şeref tribününe

Dedem, “Gürültü etmeyin çocuklar” der giderdi

Zabıtalar gezinirdi etrafta eli sopalı

Ve ilçeenin spor kolu gençleri

Konuşmaz; susar beklerdik sevinçle…

 

Kaymakam Bey beklenirdi bir yandan

Bir yandan pehlivanlar çıkarlardı mindere

Omuzlardan göbeklere kadar madalya

Bando vururdu “Cezayir Marşı”nı

 

“Dağ başını duman almış”tan sonra

Kaymakam bey gelirdi karısıyla

Sıra sıra zeytinyağı kazanları

Serili çayıra güreş minderleri

Güreş başlardı kıran kırana

Nedense hep bizim pehlivan yenerdi…

 

Güreş bitince yaanımızdan geçerlerdi

Soluk soluğa, kan ter içinde

Şişine şişine

Kahramana bakar gibi bakar kalırdık.

 

Gün batarken dönülürdü,

Tozlu yollardan şehre bandosuz

Vişne şerbeti satardı Küpeli Osman

Kar kesiğiyle soğutulmuş

Kimseye bitini vermezdi ama

Boncuklarla süslü şerbet kazanından

Bardak bardak dağıtırdı pehlivanlara…

  • Dinar Yeniyol okulu öğrencileri Yıl: 1940, ön sıra sağdan üçüncü Nedret.

   Okul günleri

Ben ve kardeşlerim Dinar Yeniyol ilkokulunda okuduk. Ben şiirin ruhuna ve güzelliğine orada vardım. İlkokul öğretmenim savcı beyin eşi Bedriye Hanım bayramlarda Cumhuriyet alanında Atatürk ve milli bayramları anlatan şiir okuyacak öğrencileri seçti, yetiştirdi..öğrenciler arasında ben seçildim.

Beşinci sınıftım. İstanbul’dan tayinen gelen bir subayın oğlu Tarık iikokul arkadaşımdı. Yavrutürk ve Çocuk Sesi dergilerini okuyordu. Hemen abone oldum.

Yazımın başlarında kardeşim ve ağabeyimin okuduğu Galatasaray Lisesi’nde okuma olanağım karnemdeki 4 numara nedeniyle İzmir Buca Yatılı Orta okuluna kaydım yapıldı.

  • İzmir, Buca Yatılı okul bahçesinden bir görünüm, ortada öğrenciler Nedret sağda ayakta

Matematikten aldığım 4 numara beni İstanbul Galatasaray Lisesinden mahrum etti. Ama iyi ki öyle olmuş. Okuduğum  okulda tanıdığım aynı sınıftan bir kızla ilgi kurdum. Ameliyatlarımdan sonra da 1956 yılında onunla evlendim.

Evliliğimiz 62 yıldır mutluluklarla sürüyor. İki oğlum (büyük oğlum Ali Niyazi 14 yıl Moskovada bir bankanın genel müdürlüğünü yaptı), ortanca oğlum Barkın, K.B.B Uzmanı Doktor, Ankara’da muayenehanesi var, kızım Etil eşi Babur İmirzalığlunun Shell firmasında üst görevi nedeniyle evliliğinden bu yana hep yurt  dışında. Çocuklarımdan da üç kız, iki erkek çok çalışkan torunlarım var. Başarılı iki mühendis, bir hukukçu ve bir de Tıp 4’de doktor namzeti.

Matematiğe gelince 4 alıp okula alınmadığım o matematiği ben tam 50 yıl Dinar’daki un ve irmik fabrikamızın tüm ticari defterlerini ve hesaplarını yöneterek yaşadım… Bana 4 veren öğretmenlerimin kulaklarını çınlatarak!

Ama  şiir okuyarak şiir yazmağa İzmir’de orta okul günlerimde başladım: İzmir’de Buca Yatılı orta okulunda da şiirle ilgim sürdü. Gizli gizli şiirler karalamaya başladım. Şiir olduklarını da bilmeden… Okulun kitaplığı çok çok zengindi, sınıfımın da yakınındaydı. Tenefüslerde oraya dadandım. Yerli yabancı şairlerin kitaplarına kaptırdım kendimi. Bir süre sonra yazdıklarımın tümünü yırtıp çöpe attım ve yeni bir küçük defter aldım.

Her duada rahmetle andığım üç sınıfta üç Türkçe öğretmenimin (Necla Acemi, Dirahşan Erden ve Serhat Kestel)  ilgileriyle şiir yazmayı sürdürdüm. Bana “Seni zamanla dergilerde adını göreceğiz…” derlerdi. Sanırım dedikleri oldu…

 

  • Açıklaması fotoğrafın üstünde yazılı…

   Ameliyat ve sonrası….

Ortaokul son sınıfta rahatsızlandım. Karnımda sancılar duymağa başladım. Okul revirine kaldırıldım. Okul doktorunu çağırdılar. Doktor bey saatler işi muayene etti ve “Apandisit patlaması, peritonit olabilir, hastaneye kaldırılması gerekli…” demiş.

Tabi ben bunları ağrılı  ve baygın yatarken duymuyordum, sonra öğrendim.

Ağrılar artınca okul müdürlüğü önce Alsancak’ta bir şirketin Bölge Müdürü olan Saki Kalyoncu Beye durumumu bildirdi. Saki Bey de acele telgrafla Dinar’a babama hastalığım hakkında geniş bilgi vermiş.

Dinar’da o yıllarda iki taksi vardı. Tahsin Öcal’ın Ford’u ve Esat Abinin boyası nedeniyle Sarıkuş adı verilen taksisi. Babam geceden yola çıkıp Sarıkuş taksi ile sabahleyin erkenden İzmir’e ve hastaneye geldi. Sarıldı, öptü ve “Korkma! Oğlum, iyi olacaksın…” dedi. Doktor babamdan imza aldı, hemen ameliyata alındım.

İlk teşhis doğruymuş. Apantisitim patlamış, karın boşluğuna cirahat dağılmış. Zehirlenmek üzereymişim… Peritonit teşhisi. Yıl 1948 aylardan haziran… Orta okulda sınavlar başlıyacak ben hastanedeyim. Bazı öğretmenler ve öğrenci arkadaşlarım “geçmiş olsun” için hastaneye geldiler. Tek odada yatıyorum, oda okulun bahçesinden çiçekle dolu.

Uzatmayalım, çeşitli sıkıntılar, ağrılar içinde tam 43 gün yattım. İyi oldum, Dinar’a döndüm. Ama bitmedi, 1949’da büyük amcam Tevfik Gürcan’ın oğlu Doktor Yüzbaşı Orhan Abi, Dedeoğlu’nun kızı Hatice Abla ile Dinar’ın ünlü sinema salonunda evleniyordu. Vur patlasın, çal oynasına kaptırdım kendimi ve karnımdaki büyük ameliyat kesiğini düşünmden alkışlar arasında kazaska oynamaya kalktım. Yerime oturmadan şiddetli bir sancıyla yine Esat Abinin Sarıkuş taksisi ile, babam ve dedemle Isparta  Memleket Hastanesine yetiştirildim. Ünlü Operatör Reşat Ayan Bey ikinci ameliyatımı yaptı. İlk ameliyatta içerde kalıntılar kalmış, talihsizlik…

Otuz iki gün de orada yattım. Bir deri bir kemik ameliyat sonrası Dinar’a döndüm.

“Döndüm” diyorum, ayak basacak durumda değildim, ailem, arkadaşlarım gelip beni arabalarla götürdüler.

Bitmedi: 1950 baharında yeniden sancılanddım. Babam Almanya’ya götürmek istedi. Dinar’da komşumuz Mes’ut Bayatlı adlı çok iyi bir doktoru vardı. Ona durumu anlattı. Mesut Bey, “İstanbul’da Alman Doktor Nissen’in öğrencisi çok ünlü bir cerrah  var:

   Adı, Prof. Hazım Bumin. Muayenehanesi Beyoğlunda kolay bulursunuz  ona gidin, müsterih olun.” Dedi.

İşte İstanbul, Gümüşsuyu hastanesinde ameliyatımdan 40 gün sonra hastanenin bahçesinde hemşirelerle çekilen fotoğrafım.

  • Üçüncü peritonit ameliyatım İstanbul Gümüşsuyu hastanesi, ameliyat sonrası iyileştiğimde hemşirelerle birlikte

Dinar’a döndüm. Tam üç ay evden dışarı çıkmadan yine doktor nezaretinde evde kaldım. Hep okudum, okudum… İstanbul’dan çeşitli yayınevlerinden yerli ve yabancı ünlü yazarların kitaplarını getirtttim: M. Gorki, Caldwell, Gogol, P.Loti, Steınbeck, J.London gbi yabancı yazarlar, şimdi adlarını aklımda tutamadığım, önceki kitaplarımda belirttiğim yerli ve yabancı yazarlar… Günde yüz sayfa okumayı prensip edindim, bunu hep sürdürüyorum…

Bu yazıyı yazarken son ameliyatımdan bu yana tam 68 yıl geçmiş. Zaman içinde başka rahatsızlıklar da yaşadım, 1980’lerde Ankara’da hastanede bir  süre yattım.

Hastalıklar insanlar için. Hele yaşlılıkta açılan her kapıdan bir hastalık da içeriye girebilir, benim son iki yıldır yaşadığım omurilik ağrıları gibi. Belediye Web Sitesine yazılarıma zaman zaman ara veriyorum. Değerli okurlarım beni bağışlasınlar. Bu kez yine geciktim. Aslında bu yazının büyük bölümü hazırdı, ama tamamlamam gerekirdi. Değerli dost Turan Çekinir’e gecikme nedenini telefonda anlattım:

Çok çok ucuz kurtulduğum bir düşme olayı!.. İyileşiyorum…

Dilerim yeni bir engel çıkmaz ve ben Günlüklerimden Seçmeler dizisine devam ederim. Hoşça kalın değerli okurlarım.

——————————————————————————————————-

 

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Oral Esen dedi ki:

    Çok geçmiş olsun sevgili Şair. Gelen günler şifalar getirsin size ve sevdiklerinize. Sizin yazılarınızı okumak memleketim Dinar’da volta atmak gibi birşey benim için. En havalısı da Şair Nedret Gürcan Caddesi’ne adım atınca başlıyor. Tabi, sadece anılarınız değil okunan! Paylaştığınız fotoğraflara bakmak Dinar üzerinde kanatlanmak gibi bir duygu veriyor, bana.
    Ömrünüz uzun, günleriniz sağlıklı olsun. Olsun ki yeniden Dinar’a gideyim. Olsun ki bir daha havalanayım.
    Sevgi ve saygılarımla

BİR YORUM YAZ

Kişi Doğrulama Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.