GÜNLÜKLERİMDEN  SEÇMELER

  • 03 Nisan 2018
  • 1.094 kez görüntülendi.
GÜNLÜKLERİMDEN  SEÇMELER

GÜNLÜKLERİMDEN  SEÇMELER

 

         Değerli okurlarım,   

        Sizlere bu kez de uzun yıllardır tutmakta olduğum günlük defterimden çoğu Dinar kaynaklı yazılarımın ilginç olanlarından kısa seçmeler yapacağım:

     Okurken zaman zaman güleceksiniz, bazen inanmayacaksınız,  şaşıracaksınız, ama hepsi yaşanmıştır, gerçektir, Dinar’ın siyasi yaşamında yaşananlardır. Yalnızca siyasi yaşamından değil tüm yaşamdan kopan paçalardır…

      Örneğin 9 Eylül 1966 günlü günlük defterimden aldığım şu birkaç satırla başlamak istiyorum:

    *“ Afyon’un Dazkırı ilçesi kaymakamı Selâhattin Canpolat, Yorgalar köyünde birisi 61 yaşında olan dört köylüye tohımlık buğday dağıtımı sırasında çıkardıkları anlaşamazlık yüzünden.. bahçeden kendi eliyle kestiği sopayla ve yanındaki jandarmanın tüfeğini falaka yaptırarak dayat atmış…”

    *15 Eylül 1966, Ankara’da Milliyet gazetesinin bürosuna gittim. Mustafa Ekmekçi, Orhan Tokatlıoğlu, S. İzzet Sedes ve Altan Erbulak vardı. Cemal Gürsel’in ölümü için, “İlâhi bir tesadüf”manşeti atan gazeteleri konuştuk ve aramızda kınadık.”

  *19 Eylül 1966, “Ankara’da bir yargıç arkadaş söyledi.AP’liler İlhami Soysal’ın Akşam gazetesinde çıkan fotoğrafı için “Tam bir Rus tipi var namussuzun” demişler. Kınadık.

  *31 Ekim 1966, Adamın biri bana “Azizim, dedi, politikacı adam hazımlı olmalı, yoksa politikaya girmemeli. Öylesinin ya başı belâya girer ya da birisinin başını belâya sokar!”

  *1Kasım 1966, Ankara Palas salonunda AP’nin kadınlar kolu kongresinde, köylü kadınlar Süleyman Demirel için “Allah senin atını eşkin, kılıcını keskin etsin!” demişler. 

  *14 Kasım 1966, Isparta’ya gittim. Demirellerin Terakki Kom. Şti’nin önünde durdum, baktım: Valinin makam arabası dahil, Isparta’nın bütün resmi arabaları oraya park etmiş durumdaydılar. Tepem attı! Kereste fabrikalarından Varto’ya kamyonlar dolusu deprem sonrası inşa edilecek evler için kereste yükleniyordu. Demek ki Demirel’in atı eşkin, kılıcı keskin olmuştu!”

  *23 Kasım 1966, Saat 14.te Ecevit’in mitingi için arabalarla konvoy halinde Dinar’dan Denizli’ye gittik. Emek sineması dolmuştu. Önce Milletvekilleri S. Hakkı Esatoğlu, Mustafa Ok ve Muzaffer Karan konuştular. Ecevit’e büyük sevgi gösterisi yapıldı. Yanımızda bir tank yüzbaşısı vardı, üniformasıyla elini bağrına vura vura “Ah, ah, ah… kurtarırsa memleketi bu adam kurtaracak ! diye ağlıyordu.

  Mitining biter bitmez topluca sinemadan çıkarken sakallı bir yobaz bağırıyordu: “Ecevit dinsiz ve goministtir!”

  18 Haziran 1967, Bir arkadaşla Güven partisi’nin İzmir açılışına gittim. Prof. Turhan Feyzioğlu konuşurken bana bakarak, “Aşırı sola bilerk ya da bilmeyerek yardım edenler…” falan dedi. Kime söylüyor bunu?  diye arkama dönüp baktım; Feyzioğlu, “Sana söylüyorum Gürcan, ne dönüp bakıyorsun arkana!” dedi.

  1 Şubat 1975, İlçedeki televizyon yansıtıcısını düzeltmek için

  Arkadaşım Ayhan Otağ’la Ahmet Akpınar Usta, Seydimelek dağına çıktılar.Hava bozdu, kar ve tipiye çevirdi. Dağa dürbünlerle bakmağa başladık, karartılarını bile göremiyoruz, kaygılıyız… Tam o sırada Ayhan’ın eşi öfkeyle büroya yanıma gelmez mi.. “Kocamı dağa çıkmaya sen zorlamışsın, giderken söyledi. Eğerkim ona birşey olursa ödersin anladın mı?” dedi.

  O sırada yanımda ilçenin ünlü Cemilağası vardı. Ayhanın eşine döndü, gevrek sesiyle, “Gız” dedi, ‘duydum, kocandan şikâyet eder dururmuşsun.. her sabah gapıdan çıkarken çenelenir, öl geber emi!’ dermişsin. “Daha ne isteyon? Pişmiş aşa su gatma, bakarsın duan gabul olmuş olur; hadi get şurdan!”                        

 

         15 Mart 1975, Bugün İstanbul’da yazar Tarık Dursun K. arkadaşımın Tokatlayan Pasajındaki Kurul Kitapevi’nde ünlü edebiyatçı Oktay Akbal ile el sıkıştık. Bana taşrayı, taşradaki siyasi ortamı sordu. Anlattıklarımı ilgiyle dinledi. “Yaz, dedi bunları Gürcan, dilinden yazıya dök taşrayı, neler yaşandığını herkes bilmeli.” dedi.   

 

         “Mutuluk, sabahları sağlık ve sevgiyle uyanmaktır.”

 

         31 Mart 1975, Fabrika bürosundayım. İkindiüstüne doğru    İzmir Radyosu’ndan Lâle Çankaya adında program yapımcısı bir hanım kızın beni sorduğunu işçiler haber verdiler. Kapıda karşıladım. İlk söyleşilerden sonra benimle “mutluluk” ve “taşra yaşamı” hakkında konuşma yapmak istediğini söyledi. Önce, “taşra yaşamı” sorularını yanıtladım.

  Sonra da “mutluluk” sorularını sıraladı.  Güldüm…”Bunun yanıtını önce eşimden almalısınız” dedim.

  Eşim o an büroda yanımdaydı. Tanıştırdım. “Lâle Hanım, hazır eşim yanımayken bu soruyu lütfen eşime sorunuz” dedim.Mikrofonu eşime tuttu, teyp çalışıyor.. eşim, “Mutluluk sabahları sağlık ve sevgiyle uyanmaktır” dedi.  Lâle Hanım kalktı, eşimi kucakladı ve yanaklarından öptü. “İzmir’e dönünce bu sözü büyükçe yazıp yatak odama asacağım” dedi.

 

    21 Nisan 1983, Uzun yıllar büromuzda ayak işlerinde çalışmış olan Emir Başkal adında bir çocuk karşıma dikildi. “Abi, yanında sekiz yıl çalıştım, gördüm ki senin işin akşama dek yazmak okumakla geçiyor. Ben okuma yazma bilmiyorum. Bana neden öğretmedin?”

  Sözde çok şeye anında yanıt veren ben, kötü oldum, içim burkuldu… Yanıtlamakta güçlük çektim…

  13 Ekim 1984, Ankara’da oğlum Dr. Barkın’ın hocası Prof Dr. Akif Berki’ye bir yıl sonra ikinci muayene oldum. Doktor sigarayı bıraktığıma memnun oldu. “Yetmiş beş kilosun, biraz daha kilo ver, yetmiş kiloya in” dedi. Beraberimde doktor oğlum ve eşim de vardı.

  Muayenehaneye girdiğimde burnuma yoğun bir puro kokusu geldi. Oğlum da, eşim de ben de şaşırdık. Benim sigarayı bırakmamı isteyen prof. Puro içiyordu. Bizi görünce söndürdü.

  Hocam, dedim sigarayı bıraktım.. ama bana puro mu önereceksiniz yoksa?

  “Sen bana bakma, yakında ben de bırakacağım. Sakın ola ki sen şeytana uyup başlama… (Başlamadım, aradan 35 yıl geçti, içmedim)

İki ölüm

  2 ve 3 Şubat 1986, İlçede ardı ardına iki ölüm. Birisi İsmet Adıyaman, renkli, atak, sinirli, zaman zaman “deli ismet oluveren”,

  bir şeye kızdığında duvarları tekmeleyen, sahada kafa atıp rakibini yere düşüren fotbolcu! Yangınlarda kendinden görevli bir vatandaş olarak itfaiye eri. Cenazelerde, düğünlerde ve heryerde o. Ve de bir taşra gazetecisi. Yüzde doksanı ılânla dolu, tek sayfa bir özel gazetenin sahibi. İlk sayfadaki imlâsı bozuk, sözcükleri yanlış kimse okumuyormuş. Yazılarını. Bana, “Sen de okuma bakalım, ama Allah okuyor!” diye takıldı. Her şeye karşın İsmet Abi, bir özel adamdı, altmış yaşında Allahına kavuştu.  Dinar’da bir eksiklik oldu. Giderken gazetesinin son sayısını da okusun diye acaba Allah’a mı götürdü?

  İkinci ölüm Polis Mehmet Amca, İlkokula giderken yolumu gözleyen ve beni çocukken Ulu Cami önünde sıkıştıran, yanaklarımı ısırarak öpen Müşerref Teyze emekli polis amcanın karısı. “Öpme beni orospu” diye ağlar bağırırdım. Evleri de çarşıya giderken tam caminin karşı yolunda, evimizin yolu da oradan geçiyordu. Yani eski Uray Caddesi.. Şimdi de ne raslantı ( Şair Nedret Gürcan caddesi)

  Polis Mehmet Amca’yı Dinar’da sevmeyen yok. Önceleri Orhan Veli’nin şiirinden bir dizesi gibi “Ah! Bir de rakı şişesinde balık olsam!” diyen, sonraları da Hacca giderek sakal bırakan, evlerinin karşısındaki Ulu Cami’nin müdavimi, elinde tesbih, dudakları dua üstüne dua.

  O gün cami önünde gördüm onu, eğilip saygıyla selâm verdim,

  Onca yaşına karşın saygıyla ayağa kalkıp “Aslanım benim, Allah sana uzun ömür versin!” dedi.

  Şu Allah’ın işine bak! Aradan yirmi dört saat geçmeden, polis Mehmet Amca’nın ve İsmet Adıyaman abinin cenazesindeyiz…

  3 Ekim 1986, Bugün gelinim Psikolog Funda ile büyük oğlum Ali Niyazi’nin nikâh ve düğün törenleri yapıldı. Ankara, Büyük Sürmeli Oteli salonları. Gelinimizin nikâh tanığı Sayın Prof. Bülent Timlioğlu, oğlumun tanığı ise CHP’nin Genel Sekreteri Sayın İsmail Rüştü Aksal. Sayın Aksal’ın düğünümüzü omurlandırması için istekte bulunmuştum. CHP İlçe Başkanı olduğum yıllardan tanışıyor, o yıllarda yurt gezisine çıktığında evimizde konuk oluyor, ailemize sevgi gösteriyordu. Yıl 1961. Yine öyle bir gezide evimizde konuk olmuştu. Fotoğrafta Sayın Aksal’ı oğlum Ali Niyazi’nin dört yaşında iken amcam Mehmet Gürcan’ın kucağında ve Ismail Rüştü Bey’in yanında yanağını okşarken görüyorsunuz. İkinci fotoğrafta ise 26 yıl sonra İş Bankası Genel Md.lüğü İktisat Uzmanı olan oğlumu nikâh tanığı olarak düğünde defteri imzalarken.

  İsmail Rüştü bey’e 1961 yılında evimizde çekilen fotoğrafı da gösterdim, o günü anımsadı ve heyecan duydu, “Ne güzel!” dedi.

  10 Nisan 1988, İnce bağırsakta büyük bir kanama. Ankara’ya İbni Sina Hastanesi’ne güçlükle yetiştirdiler. Ameliyat… Prof Dr. Erdal Anadol ve ekibinin sihirli ve şifalı elleri… Ardından emboli oldum, uzun süre hastanede kaldım. Yanımda ölenlerin moral bozan son nefesleri, koşuşturmalar… Dr. Oğlum Barkın’ın ve doktor arkdaşlarının yoğun ilgileri . Yoğun bakımda bir süre ziyaret yasağı. Ünlü yazar ve şair Ahmed Arif ve Özdemir İnce’nin ziyaret istekleri çiçekleriyle kapıda kalmışlar… Dinar’da bir dedikodu: “ölür bu!”   

         İlçeye döndük. Giysiler üzerimde dönüyor. Evden çıkamıyorum. Solgun ve anlatılmaz güçsüzüm. Ve bu benim İzmir, Isparta, İstanbul’dan sonra dördüncü ameliyatım.

  Bir ay sonra yanımda yardımcım ile fabrikaya gitmek üzere ilk sokak denemem. Görenler, demiyorlar ama anlıyorum “Sen ne olmuşsun böyle?”

  Birkaç metre yol aldığım ve Adliye bahçesi merdivenlerini ağır ağır çıkarken yaşıtlarımdan iyi tanıdığım bir tüccar arkadaş, Salih Şeker  gördü. Bakıyor, bakıyor, garip bir yüzü var, sanki yabancı bireina bakıyor gibi bakıyor bana ve:

  “Geçmiş olsun kardeş, çok üzüldük, bağırsak kanseriymişsin, Allah geçerinden versin, ne diyeyim kardeş?” dedi ve ağır ağır yürüdü. Ben titreyen ayaklarımın üstünde çökmek üzereydim. Eve gittim, yatağa uzandım. Öğle vaktiydi babamlar, amcamlar, kardeşlerim eve doldular. “Ne oldu sana”  diye sorular sorular… Anlattım, “Ben bağırsak kanseri imişim, saklamışsınız!”  Evcek şaşırdılar, “Yok  öyle şey, kim söyledi sana bu yalanıı falan..” 

         Tekrar Ankara ve hastane. Doktorlar ve doktor oğlum neredeyse yemin edecekler hastalığımı bir bir anlattılar: “Şifa bulduğumu. Kanser’in “S” si bile olmadığını…

  Rahatladım, yeniden dünyaya gelmiş gibi oldum. Büyük bir rahatlık içinde Dinar’a döndüm.

  Aradan birkaç ay geeçti. Cami evimizin çok yakınında sabahları ölüm ilânı ve salâ veriliyor, sonra da belediye hoparlörü ölen vatandaşı bildiyor. Ölen kim bilir misiniz?

  Bana birkaç ay önce bana: “Geçmiş olsun kardeş, çok üzüldük, bağırsak kanseriymişsin…” diyen Salih Şeker.       

  • Ünlü yazar İlhami Soysal ile birlikte.

  • “İki ölüm” yazısındaki Polis Mehmet Amca, solda bıyıklı olan.

  • Oğlum Ali Niyazi Gürcan, 4 yaşında. Dinar’da evimizde CHP Genel Sekreteri İsmail Rüştü Aksal ve amcam Mehmet Gürcanla

  • Oğlum Ali Niyazi Gürcan Ankara’da Psikolog Eşi Funda ile nikâh töreninde. (3. Ekim 1986) Nikâh tanığı CHP Genel Sekreteri İsmail Rüştü Aksal nikâh tanığı.

  • Lale Çankaya’nın “Mutluluk” sorusunu yanıtlayan eşim Nuran’la.

  • Solda Dr. Oğlum Barkın, kızım Etil, bendeniz ve eşim ve torunum Yalın.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

Kişi Doğrulama Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.