KERİM USTA

  • 31 Ocak 2018
  • 1.226 kez görüntülendi.
KERİM USTA

KERİM USTA

 

         Önceki yazımda Cumhuriyet Gazetesi’nin Sanat Eki’nde 1 Temmuz 2006’da yayımlanan “Selviye Kadının Öyküsünü” nü yazmayı düşündüğümü belirtmiştim. Bu öykü  Kuşadası’daki yazlığımızda yaşanmış, okurlarca çok beğenilmiş uzun bir öyküydü.

        Bir süredir omurilikten rahatsızım. Doktorum..  yazarak, ayakta kalarak belimi yormamam, incitmemem gerektiğini söyledi. Bunu düşünerek bu güzel yazlık öyküsünü yazmayı ağrılarımın azaldığı bir zamana bırakıyorum.2006 yılında İstanbul Dünya Kitapları’nda yayımlanan “Yaşanmış Taşra Öyküleri” adlı kitabımda yayımladığım yine Dinarımızda yaşamış “unutulmaz kişilerin” öykülerine dönmeyı  yeğledim.

         Neden Kerim Usta? Öyküsünü okuyunca anlayacaksınız. Üstün beceri, üstün zekâ, çok kişide bulunmayan espri gücüyle Dinar’ın unutulmaz kişileri  arasında olduğu için…

          Örneğin ben, o yıllarda yine Dinarımızın unutulmaz ustalarından Vehbi Arça’yı, Bünyamin’i, çilingir Ahmet ve Ünal Akpınar ustaları ve Dinar’da yaşadığım yıllarda tanığım “ilginç tipleri, unutulmazları da” kitaplaştırmak  isterdim.

             Bu arada şunu da yazmalıyım. Dinarlı yazar arkadaşımız Ayhan Kalkan Dinarımızın kökten başlayan insan yapısıyla “Geyikler’den Dinar’a İz Bırakanlar” adlı kitabı büyük araştırma ve kutlanmaya değer emek ürünüdür. 2007’de yayımlanan bu kitabın yeni baskısını Dinarlı bir şair- yazar olarak beklemekteyim; Dinar’da yaşayanlar ve tüm Dinarlılar da bu kitabı okumalıdır. Ancak yeni baskıda alfabetik sıraya düzene ve imlâya özen göstermeli.

            Bu konuda Dinarlı edebiyatçı arkadaşlarımız Raif Öztürk  ve Mehmet Tekin arkadaşlarımızın yardım ve katkısı istenebilir.

            Bahane değil; ilçemde un ve irmik fabrikamızda yıllar süren yoğun yönetim ve muhasebe çalışmalarım  edebiyat yolunda şiir, öykü ve anı olarak tüm isteklerimi yazıya dökmek, ilginç kişileri derinden  araştırmak için uzun süre Dinar’ın ruhunda yaşamam gerekliydi, olmadı.Ancak, şimdiye değin şiir, roman, anı ile ilgili yirmi kadar kitaba imza attım… Ama, çok aylardır üzerinde çalıştığım “Unutamadıklarımızı ve ilginç tipleri”n  yazımını bitirip bu sayfalarda birçok fotoğraflarla yayımlamayı düşünüyorum.

           Lütfen biraz sabır…

       Yazımda daha yüzlerce Dinarlıyı, Dinar’a çeşitli vesileyle gelip yaşamışları ve de unutulmayan kaymakam, yargıç ve savcıları, bankacıları, siyasileri, öğretmenleri, belediyecileri, esnafları, gençleri, çeşitli görevlerde,işlerde bulunan yaşayan ve artık aramızda olmayan rahmetli kişileri de kimlikleriyle, özellikleriyle ve halkın dilinde alışılmış müstear “takma” adlarıyla  nasıl anıldıklarıyla anmaya, anlatmağa  çalışacağım.

         Arşivimde bulabildiğim kadar da fotoğraflarıyla.

Dinar’da yaşayan Kerim Usta unutulmaz insanlardandı,

işte O’nun öyküsü:

       Küçük kentlerde, kasabalarda yaşayan, becerilerini ve sesini büyük kentlere duyuramamış zeki, dobra, şakası bol, biraz çok bilmiş, biraz sinirli görünümlü insanlar vardır. İşte, Kerim Bilek Usta da bunlardan birisiydi… Kerim Usta’nın soyadı “Bilek” ti. ‘Bilek’ soyadıyla O’nun bilekte, çenede ve şakada ne denli güçlü olduğunu yazıdaki yaşam öyküsünü  okuyunca anlayacaksınız.

       Seksen yaşında rahmetli olan bu ustanın Ilıca yoluna doğru  uzanan upuzun atölyesi ve çeşitli meyve ağaçlarıyla dolu bahçesi, bahçenin ortasında iki katlı evi vardı. Atölyede yanında Selâhattin adlı bir yardımcı genç çalışırdı. Yugoslav göçmeni olan Kerim Usta ilk evliliğinden sonra ikinci evliliğini Dinar’da tanınmış bir ailenin kızı olan Hafize Teyze ile yapmış, Kaymakam konağına bitişik bizim bahçe ve evlerimize de yakın komşumuz olmuştu.

     Hafize Teyze annemlerin arkadaşı zayıf ince bir hanımdı. Sevgili çocukları ilkokuldan ve mahalleden arkadaşımız Mesut’u hiç unutmam. Okul çıkışında mahalleden komşu kız arkadaşlarımızın da katılımlarıyla uzun atlama, birdir bir, saklambaç gibi oyunlara katılır daha sonra babasının atölyesinde çalışırdı.  Ders bakımından da çalışkan bir öğrenci arkadaşımızdı.

       O yıllarda gerek oyunlar sırasında gerek evlerin merdiven basamaklarında oturup okul ve tatil anılarımızı da anlatırdık. Aramızda kırgınlık, dargınlık olduğunu da anımsamıyorum.

Kerim Usta şakacıydı, kusur bilendi:

        Bir de.. bir de… İlçede CHP’nin ilçe başkanı olduğum ellili altmışlı yılllarda, hemen hergün ve hele seçim zamanlarında  Tokyüzler’in mağazalarının ve Vakıfbank’ın köşesindeki parti binamıza salt konuşulanları dinlemek, sade kahve eşliğinde sigara içmek, hoşlanmadığı bazı kişilere takılmak için hemem her akşam gelirdi. Şakacı, espri dolu bir zekâ idi. Hasta derecede CHP’liydi. Atatürk ve İnönü hayranıydı. İlçe Başkanı vurgusuyla bana hep“Başgan” derdi.

      Partiye para yardımı yapanların başında Kerim Usta gelirdi. Bir anımı hiç unutmam:

      O akşam parti binası kapıya kadar doluydu. Partiye yardım için iki koldan para toplanıyordu. Dinar’ın zenginlerinden bilinen, yine Kerim Usta gibi koyu partili Bayramoğlu İbrahim Efendi, kendisinden iyi bir yardım parası beklenirken zamanın parasıyla düş kırıklığı yaratmış, yelek cebini zorlayarak bozuk paraları çıkarmış ve para çanağına tıngırtararak atmıştı! Sanki önemli bir para vermiş gibi de sağına soluna bakar olmuştu.

      Bayramoğlu’nun yakınında oturan Kerim Usta o bozuk parayı görüce, çok bozulmuş, “O paranın tıngırtısı da hoş değil Bayramoğlu, kağat paralarının cebi yok mu? Tuttun  yelek cebine el attın? Sen nasıl bir partilisin Bayramoğlu? Al o sadakanı da istersen yarın bir dilenciye ver!” demiş ve Kerim Usta cüzdanını çıkararak Bayramoğluna inat epiy yüksek bir kağıt para vermişti. Bu olaya gülenler de olmuştu ama ortalık da buz kesmişti…

Kerim Usta’nın dükkânı:

        Halkevinin arka bahçesinden Kaymakam Konağı’na doğru uzanan yolun soluna doğru, bir ucu da Ilıca yoluna paraleldi dükkânı. Gelip geçerken gözüme ilişen iki kalın sac demir kapaklı, raylar üzerinde, açılıp kapanan yüksek kapılar iki güçlü çırağın omuzlarında langur lungur sesleriyle açılıdı. Bazen o kapıdan içeriye arızalı bir otomobil, arkası eşya taşımaya yarayan kırık dökük bir pikap ve pat patlı acayip motor gürültüsüyle dev bir traktörün, harman mevsimine göre de biçerdöğerin girdiğine tanık olurdunuz.

      Atölyeye girdiğinizde burnunuza acayip kokular gelirdi: Makine yağı, gres kokuları, her tür teneke, saç ve demir kokuları burnunuzu yalar dururdu. İçerde üstleri yağ bulaşıklı on kadar çırak, gözlüklü bir kaynakçı harıl harıl çalışırlardı, makine ve çekiç sesleri duyulurdu.

     Evlerde bir alet bozuksa evin hanımı “Kerim Usta’ya götürün hemen” derdi.

      Kerim Usta ile bir anım da şöyle: Annem, ben ilkokulda iken bozulan gaz ocağı tamiri için beni de birkaç kez Kerim Usta’ya göndermişti. Dükkâna girdiğimde hapşırır mıydım  şimdi anımsamıyorum ama beni şaşırtan rafları onarım için bekleyen onlarca eşya ile doluydu.

     Daha çok Kurban Bayramı arifelerinde evlerden sepet dolusu satır, kurban bıçağı gönderilirdi. Dükkânın önüne geçici olarak kurulan, ayak yordamı ile döndürülen çevreye kıvılcımlar saçan yuvarlak bileyi taşının şıırrlı şurrrlu  çıkan sesi hâlâ kulaklarımda. Deri önlüklü, güneş gözlüklü eli çabuk kalfa evden verilen bıçakları bileyerek sepete doldururdu. Kerim Usta, bizim için bileyci kalfaya “Onlardan para alma, onlar zengindir!” demiş. Akşam babama söyledim, “Bilmez misin oğlum Kerim Usta lâf ebesidir, söyler…” dedi.

Usta’nın “Zırta da zırt” tekerlemesi:

      Hep söylerlerdi, asla ustanın tembelliğinden değil, yığınla onarım için raflarda bekleyen  işi geciken kişilerden bazıları “lanet olsun!” diye eşyasını geri alırdı ama Kerim Usta’nın hiç umurunda olmazdı. “Zırta da zırt” tekerlemesi onun her türlü siteme verdiği yanıt olurdu. Arkasını döner torna başına geçer, mırın kırın edenlere bozuk şeylerle dolu eşyaları gösterir, “Bak, istediğini al götür, ya da bekle, harmanda gel!” derdi.

     Raflar dolusu tamir bekleyen bisiklet, gramafon, ütü, dikiş makinesi, daktilo, kapı kilitleri, bozuk şemsiyeler, tabancalar gibi tıkış tıkış eşyanın içinden kimse kendi ürününü bulamazdı. Hepsi birbirinin benzeriydi. İlçede onun onarımlarını yapan başka ustalar yoktu.

     Yıllar sonra onun çırakları Hüseyin, Kemal Erbek, Hayri Yazıcı, ünlü usta Ahmet ve Ünal Akpınar gibi yetiştirdiği ustalar oldu. Nazif Kurtcebe usta sonraki yıllar devreye girdi.

       Kerim Usta ilk dükkânını açtığı  zaman tabelasına “Çilingir Kerim” diye yazdırmış. Giderek işini büyütmüş, çırakları çoğalmış ve çevreden gelen, daha çok ekin mevsimlerine hazırlatılan motorlu araçların onarım ve bakımlarına önem verirdi. Biraz pahalı ustaydı…

      Sıfırdan tabanca yaptığı da söylenirdi… Kurban Bayramı arifesinde dükkânının önüne kurulan, tekerleği döndükçe çevreye kıvılcımlar sıçratan bıçak, satır gibi kesicileri bileyen çarkı da hiç unutmam.

Su çarkından elektrik elde etti!!!

      İlçenin Suçıkan’ından gelen Ilıca çarşı yokuşuna kurulu, uzun büyük borulu dinamo denilen türbinden elde edilen 110 voltluk enerji yeterli güçlü değildi, ustanın dükkânındaki bütün ampuller fersiz yanıyordu. Düşündü taşındı ve bir elektrik enerjisi düzeni kurmak için dükkânının bitişik duvarını aşarak geçen Suçıkan’dan gelen Büyük Menderes suyuna neredeyse bir kat ev yüksekliğinde bir çark yaparak kurmuş ve halkın alkışlarıyla hayretleri arasında o çarktan güçlü elektrik enerjisi elde etmeğe başlamıştı. İnanamayanlar  ve “Elektrik elde etmek elin Arnavutuna mı kaldı?” diye alay edenler.  Küme küme dönen çarkı ve ışıldayan ampulleri görmeğe gelmişler, Kerim Usta’ya hayran gözlerle bakmışlardı. Tüm Dinarlı gidip çarkın fışır fışır sular içinde dönüşünü seyreder olmuşlardı.

Bonkördü:

         Kerim Usta’nın büyük arka bahçesinin arkasındaki evde işçiler için bir yemek penceresi vardı. Karısı Hafize Teyze yardımcısı bir kadınla yaptıkları yemekleri ve sıcacık yufka ve ekmekleri öğle vakitleri bir tepsi içinde işçilere açılan pencereden sundurmasına koyar giderdi. Tepsilerde perhiz olan Kerim Usta’nın yemeği ayrı olurdu. Bonkör usta evde yapılan yemeklerle yetinmez, işçilerine ve o anda dükkâna gelen bir müşteriye çarşıdan mevsimine göre çeşitli meyveler, helva, pide, peynir, zeytin getirtirdi.

       Kerim Usta’ya mahallenin yaramaz çocukları “Arnavudi zoti, kırmızıdır goti!” diye bağırırlardı. Kerim Usta öfkeli “Ulan teresler, gotimi ne zaman gördünüz, yoksa ananız mı söyledi?” der, pencereden onlara doğru “hak tuuu” diye tükürürdü.

       Okullar tatil olduğu zaman anne babalar çocuklarını yaz günleri sokakta köpek taşlamasınlar bir sanat öğrensinler diye ilçedeki terzilere, kunduracılara, berberlere ve çilingirlerin yanına çıkark verirlerdi. Kerim Usta’nın atölyesinde de iş öğrensin diye babaları tarafından verilen on kadar da eli yüzü siyahımsı çırak çocuk görürdük. Yaz günleri atölye çalışanlarla kalabalık olurdu. İçlerinden bazı kurnaz çocuklar babaları aferin desin diye yüzlerini siyaha boyar bazıları da acısın da oradan bizi alsın diye bu yola baş vururlardı. Bazı aıleler çocuğumun ayağı bağlansın diye, oğluna versin diye üstelik Kerim Ustaya çıraktan habersiz gizlice para bile verenler olurdu…Çırak öğrenci çocuk sevinir akşam eve vardığında harçlığını babaya anneye gösterirdi!

           Aradan çok yıllar geçti:

        Aradan çok yıllar geçti. Benim CHP ilçe Başkanı, Ecevit’in de “Karaoğlan” olduğu yıllarda kongre yapmamız gerekiyordu. Partilileri süslü davetiyelerle toplantıya davet ettim. Önümdeki listede Kerin Bilek Usta’nın da adı vardı ve “önemlidir” diye yazılmıştı. Soruşturdum, meğer bizim Kerim Usta sıkı bir partiliymiş. Akşam yemeğinden sonra evde durmaz, kahvesini içmek ona buna takılmak için parti binasına gelir, kendi parasıyla aldığı güzel bir hasır koltuğa kurulurmuş. Para toplanacağı sırada cüzdanını masaya atar, “İçinden ne isterseniz alın dermiş. O’nu iyi bilenler bana “Aman onu hoş tutalım, böyle adam bir daha ele geçmez” derlerdi.

         Sizi tanımadım efendim

       O akşam parti toplantısı yapacaktık. Ben herkesten önce binaya girer, oturur, arkadaşları beklerdim. O gün gittiğimde kapının açılmış olduğunu, içerde yaşlı birinin, hasır koltukta oturmuş sigara tellendirdiğini gördüm. Kendisini anımsar gibiydim, “Merhabalar” deyip parti odasına girdim. İçerde oturmuş bir kişi vardı. Çelimsiz, kara sarı benizli, camları kalın gözlüklü, deri gocuklu, kasketli birisiydi. “Size bu kapıyı kim açtı?” diye sordum. Sigaradan bir nefes çekti ve “Kapızı bize ben açtım!” diye yanıtladı beni. “Sizi tanımadım efendim…” dedim. “Hah! Şimdi oldu, bana ‘efendim’ diyeceksin” dedi.

       “Peki efendim “dedim.  “Ama, sizde bu kapının anahtarı mı var, yoksa kapı açık mı kalmış?” “Evlât, benim adım Kerim Usta, ben her kapıyı açarım, çilingir ne iş yapar  bilmez misin? Ne çabuk unuttun beni? Oğlum Mes’ut’la bazen dükkâna gelirdin, sen Kadı Niyazi Efendi’nin torunu, fabrikatör Osman Efendi’nin oğlu  değlil misin?

        Parti odasında ikimizden başka kimse yoktu, birazdan dolabilirdi ama “Bana bir kahve söyleyin” dedi. Bir şaka da ben yapayım dedim içimden. “Ben parti ilçe başkanıyım efendim” dedim. “Evlât senin ilçe başkanı seçildiğini duymuştum. Demek ki başka adam bulamamışlar da seni seçmişler!” Tam o sırada odaya partililer doluşmaya başlamışlardı. “Peki, kahvenizi nasıl içersiniz efendim?” “Çok şekerli sade kahve!!!” diye yanıtladı beni. Birden kafam karıştı, çok şekerli kahve de ne oluyordu? Gök gözleriyle dolu dolu sigara dumanını havaya üfleyerek  ve sarsıla sarsıla gülerek, “Çok şekerli içerim ben kahveyi, içine başka şey karışmasın isterim…” Demin sana evlât aklını kullan demedim mi? İşte O…”

       Ülkede kahve kıtlığı vardı o yıllarda. Kara borsaydı. Kahvelerde nohut karışımı kahve veriliyordu, millet ona da alışmıştı!

       “Başganım; kahveci İzzet’e benden selâm söyle, “Kahve Kerim Usta kahvesi olacakmış de olmaz mı?”

            Bir arkadaaşımız koştu, Kahveci İzzet’e Kerim Usta Kahvesi  söyledi de rahatladık.

            Mabette buluştuk nihayet!

            Çocukken üçer beşer atölyenin kapısına gelip bana “Arnavuttur zoti kırmızıdır goti…” diyenler arasında sen de var mıydın başgan?”diye bana takıldı

Yoktum! Olsaydım beni de  dövecek miydin ustam?”

            “Dayak size hafif gelirdi… Yakalasaydım dükkânın yanında dönen su çarkına bağlayıp döndürecektim! Bak, işte günün birinde Mabette buluşmak varmış.”

“Mabet de neresi usta?”

            “İşte burası, Atatürk yaptı.

Partideki kalabalıktan bir ses yükseldi: “Üzülme, korkma Kerim Usta bu parti çok sağlamdır; yıkılmaz!”

         Kerim Usta parti toplantısı dağılırken yeni bir espriyi de yapmadan edemedi:

        “Ben de öyle düşünüyorum ama baksanız ya bu partiyi karalar sardı, Dinar’da Kara Muharrem, Kara Kemâl,  Gazozcu Kara Bekir, Hamamcı Kara Ali, sanki kıtlığı varmış gibi bir de başımıza Karaoğlan Ecevit” geldi.

        Kahkahalar yükselirken, “Pardon pardon kurtarırsa O Karaoğlan kurtarır… Ecevit’i çok severim, çok  beğenirim,  bir de Dinar’ı abat eden bizim Ali Veziroğlu’nu…” dedi Usta.

****

Fotoğrafın anlatımı: Dinar’ın Santral Park’a açılan dörtyolunda, depremde yıkılan binanın önünde Kerim Usta  ( vinçin önünde takım elbiseli başında kasketli, vinçin tepesine  bakan)  Arşivimde bulabildiğim bir fotoğrafını yayımlıyorum.

Diğer fotoğraflar; Kerim Usta’nın Torunları Cemil,Adem ve Kerim Bilek tarafından temin edilmiştir. Kendilerine gösterdikleri duyarlılık için çok teşekkür ediyoruz.

                       

 

 

  Yeğenim Oğuz’un  ölümle ilgili:   

           

           Değerli okuyucularım,“Kerim Usta” yazısını Aralık 2OI7’de “Yaşanmış  Taşra Öyküleri” adlı 2005 yılında Dünya Kitapları arasında yayımlanan kitabımdan küçük kısaltma ve eklemelerle aldım. Yazımın Belediye Web Sitesi’nde Şubat ayında yayımlanması için değerli dostum Turan Çekinir’e göndereceğim günlerde, 20 Ocak 20I8 Cumartesi günü sevgili yeğenim Oğuz Gürcan’ın İzmir’de yaşamını yitirdiğini büyük acıyla öğrendim, öğrendik. Ailece perişan olduk… Acının sürdüğü bu günlerde Kerim Usta yazısını şubat başında yayımlanır düşüncesiyle gönderdim.

     Sevgili Oğuz’u Dinarlıların çoğu tanır. Dinar’da doğmuş ve iş hayatına Dinar’da atılmıştır. ’Un ve İrmik Fabrikamızın çok çalışkan, buğday üzerinde eşi az bulunur uzmandı, dostlukları sıcak, saygılı  ve sevgili bir insandı.

     O’na Tanrı’dan rahmet diliyoruz. Ölümünü okuyan ve duyan ve rahmet dileyen 1000’den fazla Dinarlıya, Dinar’da tanıyan şimdi başka kentlerde yaşayan dostlara, değerli arkadaşlarına ve telefonla arayan Belediye Başkanmız  Sayın Saffet Acar ‘a binlerce teşekkür ediyoruz. Sağ olsunlar…

 

 

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 4 YORUM
  1. AYHAN KALKAN AYHAN KALKAN dedi ki:

    Sayın Nedret Ağabeyciğim yazı ve resimleri inceliyorum.İz bırakanlar kitabım için araştırdığım eski banka müdürlerinden İŞ BANK 1954 ilk müdürü Behiç Bey midir?Yoksa önce kurucu bir müdür geldi mi? Saygılarımla

  2. Mahmut Demirel dedi ki:

    Nedret Bey başınız sağolun. Yazılarınızı keyifle okuyorum, Dinar ile ilgili anılarımı canlandırıyor. Her okuduğum yazınızda geçmişe gidiyorum. Dinar ziyaretlerimde gözlerim hep deprem öncesi Dinar’ı arıyor. Güzel yazılarınız için teşekkür ederim.

  3. H Fikri Ulusoy dedi ki:

    Sayın Nedret Gürcan, öncelikle başınız sağolsun. Size de şifalar dilerim, daha çok yazacağınız kişi ve konu olduğunu görüyorum. Sağlıklı, uzun ömürler dilerim.

    Dinar da Arnavut lakabı ile anılan birçok kişinin olduğunu sizin yazılarınızdan da okuyorum. Kerim Usta da onlardan biri… Benim tanıdığım kırıkçı-çıkıkçı ve pastanesi olduğunu bildiğim, komşumuzda olan şimdi işlerini küçük oğlu Metin kardeşimin yaptığı dondurması ile tanınan sevilen Mümin amca vardı. Dina’a gelen Arnavutlarla ilgili bilginiz var mı? Teşekkür ederim.

  4. Adem Bilek dedi ki:

    Oncelikle dinarimizin yetistirdigi, cok kiymetli Oğuz abime allahtan rahmet diler yakinlarina sabir saglik temenni ederim.
    Dedem Kerim Bilek, Nami deger Kerim Usta ile ilgili calismalarindan dolayi Oncelikle nedret abiye ve Tüm emegi gecenlere sonsuz tesekkur ederim.

BİR YORUM YAZ

Kişi Doğrulama Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.