ATATÜRK’ÜN ÖLÜM GÜNÜ

  • 13 Haziran 2017
  • 443 kez görüntülendi.
ATATÜRK’ÜN ÖLÜM GÜNÜ

ATATÜRK’ÜN ÖLÜM GÜNÜ

ESKİ DİNAR ÇARŞISI, ESNAFLARI

VE CENNET KIZIN ÖYKÜSÜ


            (Değerli okurlarm, yeniden buluşmanın sevinciyle sizlere  merhaba!         Rahatsızlığım nedeniyle bir süredir sizlerden ayrı kaldım. Omurilik daralmasıyla ilgili ağrılı sıkıntılarım var.  Fizik tedavi sonucu belim biraz doğrulduğunda gün gün bilgisayarda birkaç satır yazmak ve iki ay önce başladığım bu yazıyı gecikmeden tamamlamak istiyordum. Olmadı. Rahatsızlığım belki bir süre daha sürecek. Dilerim ilk fırsatta aranızda olacağım.

                 Hastalığım boyunca arayıp sorarak, yazarak telefonla  gösterdğiniz sıcak ilgileriniz için çok mutlu oldum; hepinize yürekten teşekkürler, sevgiler, saygılar…)

         (Mayıs 2017)

                                               ***

         Özürlerimle ilgili önemli notlar: Bakın.. insanın başına neler geliyor; bir anlamda hastalığınızı da unutuyorsunuz:

Bu satırları yazdığım 10 Mayıs günü amcam Mehmet Gürcan’ın kızı, rahmetli kurmay Alb Ali Aytış’ın bir süredir rahatsız olan eşi (940 doğ) yeğenim Sevim Aytış’ın İzmir’de yaşamını yitirdi bu haberi üzüntüyle öğrendim.

               Aile ölümleri çok acıdır…

                                      ***

         22 Mayıs sabahı büyük oğlum Ali Niyazi İstanbul’da tam 6 saat süren “bağırsakta divertikül-hastalığından” ameliyat geçirdi. İyileşiyor, 5 Haziran’da işine dönecek. (Not: İki gündür işine döndü, sağlığı yerinde, sevinçliyim sevinçliyiz…)

                                               ***

         Yine 22 Mayıs sabahı, eşi rahmetli Güner Hanım, kızları Funda, Yonca ve ünlü sanatçı Meltem Cumbul’un Alzheimer hastalığından- 89 yaşında) babaları, Dinar İş Bankası eski müdürlerinden yakın aile dostumuz, dünya iyisi, çok sevdiğim insan Sedat Cumbul Bey’in kızlarından ve Hürriyet gazetesinden ölüm haberini aldım.

            O değerli insan Söke’de İş Bankası Müdürü iken babamın ve amcamın ölümlerinde Dinar’a cenazelerine gelmişti. Kendimi nice borçlu hissettim ama ağrılarım bir İstanbul yoluna ne sevgili oğlum Ali Niyazi’nin ameliyatı için ne de rahmetli Sedat Beyi sonsuza uğurlamak için izin vermedi. Kızı Funda (fotoğraf: 1ve 2) telefonda bana şunu söyledi: “Babam ölmeden önce çok sevdiği on isim verdi bize, başta sizin adınız var” Evet; aynı sevgi hep içimde oldu, o çok değerli insana Tanrıdan rahmet diliyorum; ışıklar içinde yatsın…

            Acı, üzüntü ve merak üstüne sizlere başka ne diyebilirim? Rahatladıkça yazmağa çalışacağım. Ama bakın bugün bir tanıdıktan acı ölüm haberi daha. Gazeteler ve TV’ler bildiriyor:

              Prof. Dr. Rıdvan Ege’yi 92 yaşında yitirdik… Yaşamıyla kendini insanlığa adamış bu çok değerli, çok önemli insanı, doktoru Dinar’da çarşıdaki büromuzda 40’lı yılların sonunda 50’lili yılların başında tanıdım. Dinar’a uğradığında beni Cumhuriyet Alanı’ndaki büromuzda ziyaret eder, kahvemi içer, sohbet koyulaştırırdık. Babası Veteriner Ahmet Bey Dinar’da görev yaptı. Ahmet Bey’in eşi ailemiz hanımlarının arkadaşıydı, komşumuzdu, Santral Park’a gidilen yolun solunda -Çıplak kızı adıyla bilinen- bir kadının iki katlı evinde oturuyorlardı.

             Prof. Dr. Rıdvan Ege’nin kardeşi  Avukat Orhan Abi’yi, benim ve ağabeyimin arkadaşı rahmetli hukukçu İlhan’ı, kız kardeşi rahmetli Şükran’ı da bu acı ölümle birlikte anmak, Tanrı’dan rahmet dilemek istiyorum…

İşte böyle…

                Nice üzüntü haberlerimden sonra ancak yazıma başlıyorum. Sizlere çok çok sevgi, saygı…

 

 

                            Atatürk’ün ölüm günü

         Çok yıllar önce bir söyleşi sırasında benim sevgili arkadaşım Fethi Acar, “Abi, ilçenin eski yıllarını, çarşılarını, sokaklarını, parklarını, evlerini yazıya döküp anlatmanı istitiyorum. Bizden sonra yaşayacaklar en doğru ve eli kalem tutan sizden bunları öğrenmek istyecektir..” demişti.

Sevgili Fethi artık yaşamıyor, aramızda değil; ben onun bu isteğini 2005 yılında o hayattayken Dünya yayınları arasında çıkan “Yaşanmış Taşra Öyküleri” kitabımda “Eski çarşıların, eski esnafların ve Cennet kızın öyküsü” başlığı altında yazmış, anlatmıştım. Daha sonra sırası geldiğinde başka öykülerimde Dinar’ın parkları, sokakları ve evlerini yazmıştım.     Fethi’nin bu isteği kuşkusuz şimdi yaşayanlar ve sonraki yaşayacaklar için de önemliydi. Bu istek yerine getirilmeli diye ilk  öykümde önce çarşımızı anlatmayı düşündüm.

                  Çarşıyı anlatmak için ilk gördüğüm Atatürk’ün ölüm gününü yazarak başlamalıyım…

Atatürk’le başlayan :

            Önümüzdeki 10 Kasım 2017 günü daha gelmeden neden Atatürk’le başlayan bir giriş yazısı yazıyorum? Anlatayım:

               Ben Dinar, 26 Haziran 1931 doğumluyum. İlkokula başladığım yıla dek, yani yedi yaşıma kadar evimize 3-4 yüz metre kadar uzaklıktaki ilçem Dinar’ın çarşısını hiç görmemiştim.         Kardeşlerimle birlikte çocukluğum hep doğduğum evin önündeki, Santral Park’ın yolunda şimdinin (Şair Nedret Gürcan Caddesi) nde) mahalle arkadaşlarımızla oynarken geçti. Babam bizi  çarşıya hiç götürmedi, orada bir işyerimiz de olduğu halde…

             İlkokulu Yeniyol İlk Okulunda okudum. Yedi yaşımda birinci sınıf öğrencisiydim. Yıl: 1938. Aylardan On Kasım’dı ve Atatürk’ün ölüm günüydü.

            Öğretmenimiz büyük yengem Zehra Gürcan Hanım’dı. Bizim sınıf ve bütün sınıflar okulun bahçesinde toplandık. Baş öğretmenimiz Hüsnü Uçak Bey öğrencilerine Atatürk’ün öldüğünü, bundan duyulan acıyı paylaşmak için okulca Cumhuriyet Alanı’nındaki törene gideceğimizi söyledi. Sesi titriyordu…

                  Sessiz hıçkırıkları hiç duyduğunuz oldu mu? Öyleydi. Sanki kuşlar bile ağlıyorlardı.

                Bütün öğrencilere toplandığımız okul bahçesinde bir öğretmen Atatürk’ü anlattı.

                Sıralar halinde okuldan 500 -600 mtre uzaklıktaki çarşıya götürüldük. İşte o günü, yani 10 Kasım 1938 gününü ve Dinar çarşısına, yani Cumhuriyet Meydanı’na girerken öğrencileri

                 ilk fotoğrafta  görüyorsunuz.  Ben de çarşımızı o gün gördüm. Yani yedi yaşımdayken. Sonra tüm yaşamım boyunca (İzmir’de okul günlerim dışında) yetmiş yıl o çarşının yaşayanlarından birisi oldum. Üzerine basmadığım taş kalmadı. Çarşı günlerinde öykülerim de oldu. Çarşı esnafıyla kaynaştım. 2. Bölümde anlatacağım Cennet kızın öyküsü de bunlardan birisiydi.

                Atatürk’ün ölüm günü sabahı önde biz öğrenciler arkada halktan bir bölüm halinde  gördüğünüz fotoğraf 79- 80 yıl  öncenin fotoğrafıdır. (3) Çarşıya okuldan girilen yolun ağzı, sağda ünlü köşe kahve, arkada görünen silik bina Şekerciler adıyla bilinen ticarethanenin köşe binası.

                Benden iki sınıf ilerde olan ağabeyim Necdet de aynı anma töreni için yanımda. İki yaş küçüğüm olan kardeşim Yavuz, annem ve babam evdeler. Babam, Atatürk’ü görmüş tanımış adam. 1900 doğumlu babam o yıllarda asker. Babamı asker giysileri içinde 22 Eylül’de çekilmiş fotoğrafında arkadaşıyla görüyorsunuz.(4-4 A) ( 9 Eylül 1922’de Fransız malı Berlia marka askeri araçla ve bir dolu askerle Atatürk’ün konvoyunda İzmir’e gidiyor.

           İzmir’e yaklaşırken bir süre bekledikleri belkahvede arabasından inen Ata’yı görünce çok duygulanıyor. Bize o anları ve 6 Kasım 1922’de İzmit’te “Artin Kemal” namıyla düşman yanlısı ünlü Ali Kemal’in karargâh önünde halk tarafından linç edilmesini de görüyor, izliyor. O günleri anlatan babamı Atatürk’ün ölüm günü saatlerinde evde radyo başında sessiz, hüzünlü ölüm haberlerini dinlerken gördük ve o günleri anlattırdık. Annem ise etkilenmiş, gözü yaşlı.. beni ve ağabeyimi teslli ediyordu. Kardeşim Yavuz beş yaşındaydı.

                Babamın İstiklâl Madalyası ölümünden sonra büyük oğlum Ali Niyazi’ye verildi.

             Cumhuriyet alanında gözü yaşlı öğretmenlerimiz ve onları gördükçe biz öğrencilerin de gözleri yaşlıydı. Belediyenin siren sesiyle derin bir sessizlik ve kürsüye çıkan Nazif Başöğretmenin ve bir subayın Atatürk hakkında konuşması. Atatürk’ü hemen bütün öğrenciler orada öğrendik.

              Ve aradan seksen yıl geçti güzel yurdun kurucusu Atamızı unutmadık, unutmayacağız.

****

            Çarşı’ya giderken ve çarşının bölümü:

            Evimizin önünden Ulu Camiye, cami köşesinden küçük arka sokaktaki evlere dönen kısa bir yol vardı. İlçe çarşısı cami sırasında Göbekli Sadık Efendi’nin blok binasında altları dükkân, o dükkânda her türlü yerli kumaş, manifatura, iğne iplik, yün gibi şeyler satılırdı. İçeri girdiğimde hapşırmak isterdim! Dükkanları üstü daha çok Salı pazarına gelen köylülerin kaldığı oteldi. Bodrumlu iki katlı büyük gri binanın altında üç dükkân, Ulu Camiye bakan küçük yolun kenarında kitapçı Mustafa Efendi’nin oğlu çok sevdiğim arkadaşım rahmetli Ayhan Otağ’ın (5) kitapçı dükkânı vardı. Ona okuduğum yerli ve yabancı ünlü eserlerin adlarını veriyor İstanbul’dan getirtiyor, öğrencilere ve okuma meraklılarına satmasını sağlıyordum.

             Ayhan’ın en iyi müşterisi Sulh Hakimi Ahmet Bey’in kızı Tiraje idi. Evleri İstasyon Caddesi’ndeydi. Ne zaman o caddeden geçsem Tirajeyi cam kenarında  okurken görürdüm. Okumaya, kitaplara, dergilere çok meraklıydı. Onun dükkâna geldiği günleri bilir, koşar oraya giderdim. Tiraje ile oturur yazarlardan söz ederdik.  Benden okuduğum kitapları sorup öğrenir Ayhan’a sipariş verirdi. Bunlar Dinar’da kültürün sanki ilk adımlarıydı.  Tiraje’yi bir kitabımda, bir öykümde anlatmıştım. Tiraje’yi ve ailesini Tahsin Öcal Abi’nin taksisi ile İstanbul’a üzgün yolcu edişimi de hep anımsarım. Buna değerdi… Babası dedemin dostuydu.

               Bitişiğinde, Kazanpınarlı Yusuf Amca’nın hububat bakliyat işi yapılan toptancı dükkânları vardı. Yusuf Amca’yı selâmlar geçerdim. Çocukları Mehmet, Kazım, Nuri Uysal’ı da orada görürdüm. Sonra 14. Döenem Adalet Partisi Milletvekili olan Kazım Abi ile dostluğumuz sürüp gitti. Aynı partiden değildik; siyasi görüşlerimiz bir olmasa da karşılıklı sever sayardık. Özellikte zahire pazarı sohbet yerimizdi. Kazım Abi uzun yıllar rahmetli oluncaya dek Mehmet Yıldız’la ortak zahire işi yaptı. Zahire pazarı esnafının da abisiydi..

              Bitişiğinde ise bina sahibi Göbeklizade Sadık Amca’nın yukarda sözünü attiğim manifatura, tuhafiye ağırlıklı dükkânı vardı. Çarşıya giriş köşesinde (6) ise Şekerciler adıyla bilinen içinde şeker dışında rafları kutularla dolu, inci boncuk, küçük giysiler, ev eşyaları satılırdı. Sahibinin adı İsmet, oğlu Nihat benim ılkokul arkadaşımdı. Onunla Halkevinin  bahçesinde oynardık… Halkevi’nin büyük bahçesi ikimizin de evlerine yakındı.

               Evler evler… ve ailler:

           Şimdi dönelim, yine eski Santral caddesinin parktan 500 metre kadar uzaklıktaki köşede manifaturacı Mustafa Bozoklu’ların ev ve bahçesine. Bozoklu’nun kardeşi Dinar’ın gökyüzünden fotoğraflarını çeken (bu fotoğrafları yayınladık) pilot Sami Bozoklu da mahalle arkadaşımdı. Bozokluların bahçesinin bitişiğinde arkaları çiçek bahçe sıralı Vehbi, İsmet ve Abdullah Kitiş’lerindi.  Bitişikteki dükkânda Kitişlerin şeker, çay, un, makarna gibi toptan ürün stokları vardı. Deponun bitişiği iki katlı balkonlu güzel ev havuzlu ve bahçeli Mehmet Kitiş’lerindi. Oğlu Nedim ile kızları Ünel ile Yüksel’in birlikte yaşadıkları ikişer katlı önü balkonlu  evleri vardı. Caddenin fotoğrafında 1930’lu yılların o güzel evlerini görüyorsunuz.

              Caddenin karşısında da benim doğduğum önü arkası büyük bahçeli evimizdi. Önceki yazılarımda sözünü ettiğim bodrumlu iki katlı ailemizin benim doğumumla bir (1931) önü  Uluborlulu İbrahim Usta ve ekibinin yaptığı örnek, arkası balkonlu büyük bahçeli evimiz bence bir sanat eseriydi.  Depremde hafif hasar gördü. Onarım için usta tutuğumuz günlerde İsmet Paşa’nın 28 Kasım 1958 günü ve gecesi konakladığı bu güzel mimarili evi bizi çok sevdiğini söyleyen (!) kaymakam bey “yıktırmayalım” dediği halde bakın ne yaptı?

            Konağının bahçesi bile bizden istimlak edilen binada her oturan ilçe kaymakamları bizimle ailecek komşuluk yaptılar. Deprem sırasındaki (şimdi büyük bir ilimizin valisi) ilçede siyasi hazımsız belediyedeki yetkili iki kişinin kaymakamı etkilemesiyle binamıza yıkım kararı aldırdılar. Tıpkı Ali Veziroğlu’nun çarşıdaki o güzelim belediye binalarına parti düşmanlığıyla yıkım kararı aldırdıkları gibi. Veziroğlu’nun eseri renkli o ve çarşıyı kaplayan diğer binalarını ve yerlerine yapılan sonraki binaları görüyorsunuz. Dinar’a kötülüktü bu… Yazık ettiler. Siyaset de onlar da geçip gittiler, ama Dinar yerinde duruyor. Üstelik ben 29 yıl belediye meclis üyeliği yaptığım yılların hatır ve saygısından uzakta kaldılar. CHP’liyim diye.

          Fotoğrafta Kitişler’in evlerine bitişik Göbekli ailesinin bence Dinar’ın en özgün, mimarisi çok hoş, arkası bahçeli, cephedeki balkon camları renkli iki katlı evleri vardı. O binada depremden sonra aynı kıskançlığın eseri (!!!) olarak yıktırıldı. O binada temelinden yıkımına kadar Sadık Amca, eşi Alime Teyze, kızları Mustafa Kitiş’le evli, arkadaşımız Alaaddin’in annesi Yaşar Teyze ve  (fotoğrafta  görünen Mehmet Amcam’la evlenen) yengem Şaziye Hanım, Mehmet Göbekli abi, yengemin altında Dinarlı Dünya Güzeli bir subay kızı Gönül, altında geçen ay yitirdiğimiz amcam kızı Sevim, oturan Hanımefendi yengemin annesi

             Alime Teyze, yanında rahmetli  olan amca oğlu Coşkun. Göbekli ailesinin diğer kişileri Osman  Dayı, Zehra Yenge, oğlu Nihat, Behiç ve Armağan kardeşler ve yengemin küçüğü ve 13. Dönem Adalet Partisi Milletvekili olan şimdi İzmir’de doksanlı yaşlarında değerli Mehmet Göbekli abimiz ve ardında acılar bırakan eşi Dinar’ın ablası Zübeyde Abla biz gençlere çok çok faydalı sevgilerle dolu önderlik ettiler. Sevgili Zübeyde Abla’yı ölümünden sonra Belediye web sitesinde anlatmıştım. O’nu İsmet Paşa’nın Dinar konukluğunda bizim evde İnönü’ye fotoğraf imzalatırken görüyorsunuz.  (8) Bu aienin havuzlu evlrinin bahçesinde toplu fotoğtaflarını görüyorsunuz. (9-10-11-12) Yine Memet Göbekli ve Kazım Uysal abileri İzmir’de bir gazinoda arkadaşım Orhan Kaygusuzla birlikte Müzeyyen Senar’ı dinlerken görüyorsunuz. Yıl: 23 Temmuz 1999 ( 13  )

             .Amcamla yengem ve çocukları rahmetli oldular (yine çocukları sevgili Coşkun ve  bu ay İzmir’de yaşamını yitiren Sevim) Oğuz, Semra İzmir’de çocukları ve eşleriyle yaşıyorlar.

               Göbekli aileinin evlerinin bitişiğinde adını anımsayamadığım bir sağlık memuru otururdu. Binanın altında mahallenin ablası değerli Kirli Hafize Teyze (ona neden “kirli” diyorlardı ilgilenmedim) Kızı Gülnihal ile otururdu. Gülnihal sonra evlendi. Dazkırı’ya gelin gitti. Ben bu güzel caddenin ve evlerin fotoğrafını konusu geldiğinde birkaç kez yayımladım.

                 Evin sokağı ilçenin sebze pazarına açılırdı. (7) Çarşıya dönülen köşede elektirik dinamosundan gelen Menderes suyu büyükçe bir arık halinde cami duvarının köşesinden aşağıya doğru, Kerim Usta’nın çarkını döndürerek akar giderdi… (şimdi de öyle mi bilemem)

                Kur’an kursu ve kunduracı çıraklığı:

               İlkokul dördüncü sınıfı yazında din bilgim artsın diye babam benim karşı camideki Kur’an kursuna gönderdi. İstemeyerek bir gün gittim. Sormuştum; koku, basık tavan, arı kovanı gibi kızlı erkekli çocuklar… ilk gün bana “Sen zengin olusun  (oğlusun) ne işin var burada? diye sataştılar. Hoca efendinin daha ilk gün benimle ilgilenmesini kıskandılar, içlerine sindiremediler, beni biraz da  düzgün giysili görünce “hoş geldin beyefendi!” diye alay etmeğe kalktılar. Ertesi sabah gitmedim. Babam bu kez beni cami karşısnda evimiz yakınındaki Kunduracı Şeytan Mehmet Usta’nın dükkânına çırak verdi. Kunduracı çıraklığım böyle başladı. Alman Harbinin Türkiye’ye sıçrayabilir diye endişeli günleriydi, cepheden askerlerimizin çamurlu pabuçları geliyordu kamyonlarla, dört çırağız, dükkânın önünden bol sulu arık geçiyor. Çıraklarla eğilip kundura yıkıyor, güneşe seriyoruz. Yoldan geçip beni tanıyanlar “Ne o kadızade baban ceza mı verdi sana?” diye takılıyorlar. Dedem Ali Niyazi Bey Dinar’ın ilk kadısıydı (1917), O nedenle “kadızade” diyenler de oluyordu. Eğilip su içinde bir kamyon boklu çamurlu postal yıkadıktan sonra akşam bel ağrsından uyuyamıyorum. Oradan da ayrıldım. Kendi işyerimizin çırağı oldum. Kim bilir o kundura yıkama günlerinden mi omuriliğim arızalandı da şimdi seksen yıl sonra ağrısı yine başladı?..

              Bu kunduracı çıraklığımın şiirini 1972 yılında Yeditepe yayınları arasında çıkan Bulut İndi adlı şiir kitabımdan alarak bu yazının altına koyacağım. Lütfen okuyunuz.

            Evler ve aileler:

           Kunduracı dükkânının yanında bankacı Cemal Efendinin iki katlı eski evi vardı.  Kızları Kevser ve Hikmet, oğlu Erol arkadaşlarımızdı. Polis Mehmet Amca’nın evinin  yanında boyacı Ahmet Efendinin iki katlı (üstü otel) evleri vardı. Polis Mehmet Amcan’ın eşi Müşerref Hanım, ben ilkokula giderken önümü keser öper yanaklarımı sıkıştırdı. Bir gün sinirlendim ve ona “Yapma  O…..” diye bağırdım. Bir kahkaha attı. Sonra daha ölçülü davrandı… Beni gördüğünde “yaramaz!” deyip güler geçerdi. Anneme şikayet etti.

             Bitişik iki katlı evde Polis Amca’nın kızı Sevim ve oğlu Orbay vardı.

         Ahmet Boyacı’nın oğlu yakışıklı Ünal’in intiharı Dinar’ı sarsmıştı. Ünal için ağlamaklı bir yazı yazmıştım. Gazete kapışıldı. Bitişiğinde de ilçenin ünlü esnafı Mehmet Bir’in dükkânı vardı. İçinde ne ararsan bulunurdu. Evlerden bir sipariş mi var “Git Mehmet Bir de vardır…” derlerdi. Güler yüzünü, peştemalini ve “buyur” sözcüklerini unutmadım.

         Bitişiğinde de 1950’lerde Dinar’da yapılan altı bodrum üstü iki katlı balkonlu güzel bina ilçenin tanınmış tüccarı Mestan Atatakulu’nun yaptırdığı üç katlı teraslı güzel bir binası vardı. Bu binayı kardeşim Yavuz çok kıskanırdı. “Pilot olacağım ve bombalayıp yıkacağım” derdi. Mestan Bey Amca, eşi Kübra Teyze, çocukları Avukat Hurşit Abi, Gemi Mühendisi İsmet Abi, kızları Neriman abla ve sınıf arkadaşım Nermin, oğlu Erol ile ticaretini geliştirmek için Kitişlerin Vehbi Amca ile İzmir’e göçtüler. İzmir’de Kemeraltı camiinin yanında işyeri açtılar. Evleri Karantina’daydı. Mestan Bey daha sonra Buca’nın en güzel caddesinde bahçeli bir ev aldı. Ben Buca ortaookulunda okurken o evde birkaç gece kalmştım. Erol da Nermin de arkadaşımdı. Kübra Hanım ise anne ayarındaydı…

               Dinar’ı neden arayıp sormuyorlar?

            Dinar’ın bu güzel insanları ilçeden ayrıldıktan sonra neden hiç aramaz, sormaz  ve gelmez oldular? Yaşıyorlar mı? Bilemiyorum. Ama Celal Toksöz’ün oğlu sevgili Özkan’la Yahudi Ahmet’in oğlu arkadaşım sevgili Erol Erhan (Yahudi değildi, çok iyi bir tüccardı babası Ahmet Amca o nedenle “yahudi adını takmışlardı, ikinci bölümde bunları da yazacağım) Dinar’ın bu gözde çocukları yıllardır neden aramıyorlar. Peki, ben neden arıyorum, neden yazıyorum? “Çok iyi yapıyorsun diyorlar” da bir kerecik Dinar’ı yazıp söylemiyorlar… Üzülüyorum…

             Mestan Bey İzmir’e giderken bu evi Atasağun Ailesi’ne sattı. Evin altında Dinar’ın tek eczanesi. (Not: Atasağun eczanesi binadan önce çarşıdan Suçıkan yolu girişindeydi, orada eczane sahibi Ali Yakup Atasağun’un oğlu Kemal sürekli sıtma ilacı kinin satardı (!) Dinar sıtmadan kırılırken ben de dahil oradan o zehir gibi yeşil kinini alıp yutardık. Adını yanlış yazmıyorumdur inşallah bir de Panaljin adında ağrı hapı imal ettiler, çok satılıyordu.

              Sonra Ali Veziroğlu adında bir belediye başkanı geldi ve bataklıkları kuruttu da kinin satışları azaldı. Çarşıya dönüşteki yeni binadaki eczanede de Kemal Atasağun ve Koca eczacı adıyla tanınan Ali Yakup Bey’in Doktor oğlu Mes’ut Atasağun bulunurdu, sağlık açısından ilçeye çok yararı olmuştu. Kızı Ülkü de çok güzeldi…

           Vehbi Kitiş Amca da İzmir’e aile olarak göçerken evi Dinar’ın çok beğenilen doktoru Mes’ut Bayatlı’ya kiraya verdi. Evlerimiz karşılıklıydı, eşi Sabahat abla ve annelerimizle aile dostluğumuz ise çok çok iyiydi.

            Çarşıya dönülen köşede içinde babamın berberi Ali Efendi benim ve kardeşlerimin de saçlarını yolarak tıraş ederdi. Kalın camlı gözlüklü, yaşlı biriydi. İki kez tıraş oldum, “ellerin kırılsın!” diye söverek çıktım bir daha uğramadım. Babam azarladı, “öyle söylemeseydin” dedi.  Hidayet Sezer berbere başladım. O köşeden çarşıya dönülüp Kitişlerin çarşıya bakan büyük dükkânlarına kadar uzanan Ispartalı Mehmet Efendi’nin cephesi camekanla kaplı çok işlek kahvesi vardı. Kitişlerin toptan ticaret dükkânları  bitişiğindeki Kavas Ali Amca’nın küçük oncuk- boncuk, yular, tırpan, çekiç vs satan dükkânına kadar Dinar’ın ünlü Yaşar’ın kahvesi vardı. (14)“Nerede buluşalım?” sözünün yanıtı “Yaşarın Kahve” önü olurdu hep.

            Neş’eli, güler yüzlü, mesleğinin erbabı çalışkandı Yaşar Usta. Beş altı çırağı vardı. Kahvenin önü, içi, hatta Cumhuriyet Alanı’nın kenarı Yaşar’ın kahvenin masa ve sandalyalarıyla dolardı. Gelip geçen, bildikbilmedik bir kahve içimi oturur dinlenirdi.

           Kahvenin bitişiği Kitişlerin toptancı mağazasıydı. Yanı Kavas Ali Efendi’nin küçük dükkânıydı. İçinde yular, tırpan, sicim, leğen gibi eşyalar satılırdı. Bitişiği ise ilçede tanıdığım en efendi kişilerden biriydi İbrahim Gönen. Nazmi amcanın, Edibe ablanın kardeşi. İki katlı köşeye dönülen dükkânlarında köylü çeşitleri bulunurdu. Bir rafında da çanak, tabak, bardak gibi ev eşyaları. İbrahim’in dükkânını yıllar sonra İş Bankası satın aldı, yıktırdı ve o köşeye şimdiki üstü lojmanlı İŞ Bankası binasını yaptırdı. Bankanın ara yola açılan arkasında bizim toptan eşya depomuz vardı. Dönülen  köşede Pembe Teyze ile Fahri Kitiş’in çıkmaz sokataki evleri. Sokağın ve İş Bankası’nın karşı köşesinde ise bizim bodrumlu, altı fabrika büromuz, üstü ve terası evimizdi. Orada ben, eşim çocuklaımla 1980 yılına kadar yaşadık. Çocuklarım Ali Niyazi, Osman Barkın ve kızım Etil o evde doğrdular.

              Balkondan seyredilenler:

           Cumhuriyet Alanı’nın tam karşısındaki o evde geçen günler, yıllar benim için tarihtir. Alabayram’ın idamından, bütün siyasi partilerin mitinğlerine kadar, bütün Milli Bayramların halk ve öğrencilerle kutlama törenlerini evimizin meydanı tam gören balkonundan seyretmek isteyen dostlarla birlikte eşim yanlarında olurdu. İnönü’nün kaldığı yıktırılan o evlerde pek çok ünlüsiyasetçiyi ve sanatçıyı ağırladık. Yine çarşıdaki evimizde de Ecevit ve eşi dahil onlarca siyasetçiyi, Cemal Süreya, Tarık Dursun K, Arif Nihat asya, Onaranlar, Özel Arabullar, Hasibe Ayten ve daha adlarını bir bir sayamayacağım onlarca edebiyatçıları da konuk ettik. Fotoğrafta Cumhuriyet Alanı’nın karşı sol köşesinde şimdi İş Bankası’nın bulunduğu yerde İbrahim Gönen’in dükkân ve evi vardı. Dar yolun öbür köşesinde de bizim çarşıdaki 1980 yılına kadar yaşadığımız evimizi  (15-A) görüyorsunuz. 1980’den sonraki yıllarda Ankara’ya göç edinceye kadar kaymakam konağı bitişiğindeki, büyük bahçesi meyve ağaçları, binbir çeşit çiçekler ve sebze arklarıyla çevrili bize ait 6 ve yanında amcalara ait 5 katlı ortası havuzlu ilçenin en modern iki binasını görüyorsunuz. (16)

               Yer altından altın arama kazısı!..

               Yanımızda Muammet Tekeli Bey’in ince uzun bir dükkânı vardı. Boştu. Sabah açar, akşam kapatır giderdi. Bir gün sabah baktım iki jandarma o dükkanın önünde bekliyorlar. Sordum öğrendim, bir ihbar olmuş, vaktiyle Dinar’da oturan Rum ailelerin orada gömülü altınları varmış. Kazı için gelip bakılacakmış. Kaynakam Bey’i aradım. “Doğru ama boş” dedi. Akşam beş metreye kadar inilen kazıdan saklanan altınların yerine Büyük Mendees’in cadde kenarından geçen sızıntı  su birikintisi, kat kat çamur tabakaları çıktı! Cadde akşama dek, kazı bitene kadar eliboşların yığınağı oldu. Hepsi “Hay Allah!” deyip gittiler.

                Sebze pazarına dönülen bitişik köşede Hüseyim Amca ve oğlu Süleymanın kahve kokuları saçan dükkânları, yolun karşı köşesinde de Nadir Emekli’nin inşaat malzemeleri, cam vs ile dolu iki katlı dükkânı ve üstünde evi vardı. Eşi Pakize Hanımdı. Oğlu Münir.

            Evin üst katında diş hekimi Sait Bey, eşi, güzel kızı Mehlika ve benim yakın arkadaşım Refik otururlardı. (17)  18-19  nolu fotoğraflarda Dinar’ın 1930, 40 yılları

              Cumhuriyet Alanı’nın görüntülerini görüyorsunuz.

***

           Değerli okurlarım, bu bölüm bu kadar, gelecek ay sağlığım izin verdikçe çarşının öbür yakasını, belediye kadar dönen bölümlerini ve Cennet kızın öyküsünü yazacağım:

            Ben biraz yoruldum. Şimdi yukarda sözünü ettiğim şiirimi benim için çok emeği geçen değerli ve sevgili dostum Turan Çekinir’e fotoğraf altı yazılarımı yazacağım. Fotoğraflar 1 den 19 dahil yazıdaki konuların yanına parantez içinde (1, 2 gibi) sıralanmıştır.

           1972 yılında ist- Yeditepe yayınları arasında çıkan dördüncü şiir kitabımın 84 sayfasındaki “Benim İşim”  başlıklı şiirimle sevgili okurlarıma şimdilik veda ediyorum.

                 Sizlerin Ramazan Bayramı’nı şimdiden kutluyorum. Sağlıkla kalın…

Benim İşim

İlkokulun dördüydü sınıfta kaldım

Babam çırakverdi beni bir kunduracıya

Savaş yıllarıydı; Almanlar ilerde.

İsmet kalfa kızardı Almanlara

Ben Halkevinin bahçesinde oynardım

Bir sığınak vardı kuyu gibi, suyla dolu

Uçaklar gelirse bomba atarsa

İçine girecekmişiz.

Ustam Almanları tutardı açıkça

“Almanlar çalışkan milletir” der,

Sonra giderdi kahveye!

Benim işim süpürmek ve sulamaktı dükkânı

Çay kahve söylemekti müşterilere.

Bir plâk koyardı Kahveci  Yaşar

Sokaklar sert adımlarla inlerdi

“İsmet İnönü, Mareşal Çakmak”

“Düşmana vermez bir avuç toprak”

Günlerden bir gün, temmuzunortasında

Ustam sıtmadan yatıyordu hiç unutmam

Cepheden asker postalları geldi kamyonla

Altları kabaralı, delik deşik..

Yıkadım altlarını boklu postalların

İsmet kalfa pençeledi

Geçti koca bir yaz

Almanlar ilerde…     

 

 

———————————————————————————————————-

 

 

 

 

                      

  • Rahmetli ve eski Dinar İş Bankası Md. Sedat Cumbul’un kızı Funda’nın Söke’deki nişan töreninde. Özel davetli olarak eşimle gitmiştik.

  • Fotoğrafta önde Sedat Bey’in eşi, arkadaşı ve eşim Nuran, arkada Sedat Bey ile bendeniz, bir sahil gezisinde…

  • İlkokul birinci sınıfında, 10 Kasım 1938 günü sabahı öğrencilerle Ata’yı anma töreni için okulca Cumhuriyet Meydanı’na gelirken.

  • Babam Osman Gürcan’ın 10 Eylül 1922’de Atatürk’ün konvoyu ile İzmir’e girdikleri gün 4 fotoğrafta sağda, 4-A fotoğrafta solda asker arkadaşlarıyla.

  • Sevgili arkadaşım Ayhan Otağ ile Suçıkan yollarındayız

  • Yaşar’ın Kahve önü ve halkın hem Atatürk’ü anma anı hem kahvenin önü

  • Birkaç kez, sırası geldikçe yayımladığım 1930 ların fotoğrafı. Santral Caddsinden şimdinin Şair Nedret Gürcan caddesine uzanan caddesi. Solda Kitişlerin ve Göbekli ailesinin evleri, sağda bizim deprem sonrası acımasızca yıktırılan bizim evimiz.

  • Zübeyde Göbekli ablanın bizim evde İsmet İnaönüye fotoğraf imzalatma anı.

  • Göbekli ailesinin evlerinin arkası havuz ve aileden bir kesim

  • Sold ayakta yengem Şadiye Hanım, amcam Mehmet, Mehmet Göbekli abi,

Ortada bir subay kızı güzeller güzeli Gönül, kucağında bu ay kaybettiğimiz yeğenim Sevim’in küçüklüğü yanında Göbekli Sadik Amca’nın eşi Alime Teyze ve iki yıl önce kaybettiğimiz yeğenim Coşun.

11- Mehmet ve Zübeyde Göbekli, eşim Nuranla bir toplantıda

12- Göbekli ailesinden bir anı

13- İzmir’de 23 temmuz 1999 günü Mehmet Göbekli ve Kazım Uysal abiler ve Bucadan okul arkadaşım Orhan Kaygusuzla Fuarda Müzeyyen Senar’ı dinlerden.

14- Bir bayram töreninde Yaşar’ın Kahve önünde halk.

15- İş Bankası yapımındann önce solda İbrahim gönen’in evi, küçük yolun sağ köşesinde bizim 1980 yılına dek oturduğumuz, çocuklarımın da doğdukları evimiz.

15- A, Çarşıdaki evimizin ayrı görüntüsü

16- Çarşıdaki evimizden sonra bahçede yaptırdığımız ilçenin en gözde evlerinin görünümü, solda amcamlar sağda bizler 1998’e kadar oturduk.

17-Dinar’da en yakın arkadaşlarımdan diş hekimi Sait beyin oğlu Refik ile Suçıkan’da

18- 19-  Dinar’ın çarşısının 1930’lardave 40’daki görünümü.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Hilmi Çalışkan Hilmi Çalışkan dedi ki:

    Çok büyük geçmiş olsun, senin yazılarını okuyunca geçmişteki bazı Dinar’ın önemli konularında beraber olduğumuz o günler aklıma geliyor. Kemal Horzumun Dinar’a et entegre tesisi kurmak için belediye de yapılan o toplantıda yaptığın konuşma,Tekrar büyük geçmiş olsun, acil şifalar diliyorum…

BİR YORUM YAZ

Kişi Doğrulama Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.