GÖKYÜZÜNDEN DİNAR FOTOĞRAFLARI VE NEDRET GÜRCAN’DAN DİNAR ŞİİRLERİ

  • 01 Şubat 2017
  • 1.251 kez görüntülendi.
GÖKYÜZÜNDEN DİNAR FOTOĞRAFLARI VE NEDRET GÜRCAN’DAN DİNAR ŞİİRLERİ

GÖKYÜZÜNDEN  DİNAR  FOTOĞRAFLARI

VE NEDRET GÜRCAN’DAN DİNAR ŞİİRLERİ

 

            Değerli okurlarım,

            Bir süredir biraz rahatsızım. Yine de yazılarıma ara vermek istemedim. Sizleri mutlu edeceğini umduğum çok çok yıllar önce uçakta gökyüzünden çekilmiş Dinar fotoğraflarını aşağıdaki açıklamayla sunuyorum.

           Yine zaman  zaman düz yazılarımın altında yayımladığım şiirlerimden bir süredir uzak kaldım. Bu kez 1948 yılında 17 yaşımda yazdığım ilk Dinar şiirimle birlikte sonraki yıllarda yayımlanan şiir kitaplarından seçtiğim Dinar şiirlerimi de sunmayı sürdüreceğim.

           Önce gökyüzünden çekillen Dinar fotoğrafları:

                   Bu Dinar fotoğraflarını benim çocukluk, ilkokul, gençlik arkadaşım, yakın mahalle komşum Dinarlı Pilot Yüzbaşı Sami Bozoklu çok yıllar önce çekmiş ve imzalayarak bana armağan etmişti.

             Ben de bu fotoğrafları Dinar tarihi ve müzesi için ilk kez yayımlıyorum ve değerli Belediye Başkanımız Saffet Acar’ın önemine sunuyorum.

                 Çok yıllardır kendisini görmediğim, bir iki kez telefonlaştığım, emekliliğini başka bir kente yaşayan Sami Bozoklu, Dinar’ın bilinen manifatura tüccarlarından rahmetli Mustafa Bozoklu’nun kardeşidir. Mustafa Bozoklu abiyi sabahın erken saatlerinde, namaz sonrası hızlı adımlarla çarşıda, şadırvanın karşı köşesindeki dükkânına gidişini anımsıyorum.

                   Bozoklu ailesinin evleri şimdinin belediye sitesinin Ilıca yokuşuna çıkılan sağ köşesinde, dikdörtgen bir bahçe içinde, o köşeden çarşıya uzanan Santral Yolu’ndaki Kitişler’in ve Göbekliler’in evleriyle yolun karşısındaki bizim ev de dahil olmak üzere hepsi iki katlı cumbalı sevimli mimarili evlerdi. Sami’nin çocukluğu ve ilk gençliği o evde geçti.

             O ünlü sokağın fotoğrafını o yıllarda daha doğmamışlar ve çok küçükler için bir kez daha yayımlıyorum. Fotoğrafta görünen tek kat sundurmanın sol bitişiğinde Sami Bozoklu’ların bahçeli evleri vardı. Bitişikteki iki katlı ev ve aradaki tek kat bina depo idi, o depoda Kitişler’in toptancı mağazası ürünleri stoklanırdı. Yanında yine yan yana iki kardeş Kitişler’in ve Göbekli ailesinin havuzlu bakımlı bahçeli evleri vardı. Sokağın karşısında da ‘kıskançlığın kurbanı olan’ İsmet Paşa’ın 28 Kasım 1958’de şeref verdiği ve bir gece konuk olduğu bizim evimiz vardı. Fotoğrafın sağındaki iki katlı o cumbalı bizim ev ve karşı sıradaki  sokağı süsleyen o evlere yazık oldu! Böyle bir sokak bir daha yapılamazdı, evet yazık oldu!!!

              Yine, özgün mimarileriyle Dinar çarşı meydanına ayrı bir güzellik katan, fotoğrafta gördüğünüz o belediye binaları onarılıp kalsaydı şimdinin görüntüsünden daha mı kötü olacaktı?  Deprem bahanesiyle kıskançlıkların yıkımına uğrayan fotoğrafta gördüğünüz o belediye binaları değerli belediye başkanlarından Ali Veziroğlu’nun eserlerindendi. Ama, hayır! Siyaset bazılarınca Dinar sevgisinin önüne geçmişti…

             Dış görünümü gibi içi de özenle yapılmış  o binada ben 29 yıl belediye meclis üyeliği, sekiz yıl da belediye başkan yardımcılığı yaptım. Yıllar boyu şiir geceleri düzenledim. 1956’da nikâhım o binanın güzel salonunda kıyıldı. O salonda eğlence geceleri düzenledim. Ruhsuz birkaç adamın haksız emirleriyle o binalar yok edildi!!! Şimdi şu fotoğraflara bakarak nasıl bir yanlışın kahramanları (!) olduklarını görüyorlardır. Yazık!

           Arkadaşım Sami, pilotluğu yedek subaylığında seçmiş, uzun yıllar uçarak göklerin sevgili dostu olmuştu. Dinar’ın unutulmazlarından Sami Bozoklu’yu şimdi bu gökyüzü fotoğraflarıyla, sevgi ve özlemle anıyorum.

          Yayımlanan üç fotoğrafın ilkinin Menderes Nehri’nin Suçıkan’a girişini gösterdiğini sanmaktayım. Diğer üç fotoğraf ise ilçe merkez çarşısını, ikinci fotoğraf ise Cumhuriyet Meydanı ile karşısında yıkılan belediye sarayını ve bitişik binaları, çarşıdan istasyona inen iki yolun çevresini, üçüncü fotoğraf da yine Cumhuriyet Meydanı’nı, Atatürk büstünü, meydanın arka bölümünü, Ulu Cami’nin çevresini göstermektedir.

        Bunca yıl sonra yetmiş yıl yaşadığım sevgili Dinar’ın gökyüzünden çekilmiş bu fotoğraflarla ilgili sunduğum bilgiler umarım doğrudur.

            Meraklı okurlarımın içinde yaşayan eskilerden daha net bilgi almaları da önerimdir.

                Dinar şiirlerimle ilgili birkaç söz:                              

           1948 yılında, 17 yaşımda İzmir’de öğrenimdeyken Dinar duygu ve özlemiyle yazdığım aşağıda okuyacağınız “Dinar için” başlıklı bu ilk şiirim İzmir- Anadolu gazetesinin sanat ve edebiyat sayfasında yayımlanmıştı. Üstündeki kara kalem resmi de hayali bir Dinar için ben yapmıştım. Bu şiiri yayımlandığı gazeteden kesilmiş olarak yeniden okurlarıma sunuyorum.

              Sayfadaki sonraki şiirlerim ise 1972 yılında İstanbul- Yeditepe yayınları arasında çıkan “Bulut İndi” adlı şiir kitabımdan alınmıştır. Eğer okurlarım isterlerse yazılarımın arasında zaman zaman yayımlamayı düşündüğüm şiirlerim ise 2010 yılına kadar yayımlanan  öbür şiir kitaplarımdan seçeceğim şiirler yine Dinar şiirleri olacaktır.   Bu şiirlerden bir bölümü çocukluk duygularımın ve ilk gençlik yıllarımın ürünleridir. Ve, bu şiirler de Belediye Web Sitesi’nde yayımlanan “Bir Zamanlar Dinar” başlığını koruyan, her şeyiyle Dinar’ı ve Dinar ruhunu yansıtmaktadır. Şimdi yayımladığım ve sonraları yayımlayacağım şiirlerde yalnız Dinar’ı değil, insanını, doğasını, politikasını, yaşam biçimini, evlerinin içini, dünyasını, sokağın ağacını… hatta leyleğini bile bulacaksınız.

Gün Biterken

İlk leyleği uçarken gördüm

Yol sorar gibiydi serçenin birine

Bizim evin bacasını gösterdim.

İnsan insanı kolay buluyor

Avuç içi kadar bu kasaba

Yüz kere karşılaşır, selâmlaşırsın

Köşeyi dönerken, çarşıda- pazarda.

Akşam şuracıkta duruyor yarım aylı

Güneş sıcaklığını işlemiş gitmiş sokaklara

Yalın br zaman geliyor sessiz ve yorgun

Sevginin ince elleri gibi…

 

Soyut ve Somut

Geldi sonyaz bulutu, uyur güvercin

Islak yollar, şemsiyeler, ak duman

Buğulu camları siler ellerim

Gemiler ayrılırken limandan.

Ahmet Usta demişti bunu:

“İşçi tulumları çürük olmalı”

Kayış kaparsa bir yerini

İşçi ölmemeli.

(Not: Ahmet Usta Dinar’ın ünlü tamir ve çilingir ustasıydı)

 

    Akasya

 Bir söğüt altındayım

Ağaçlarla dolu bahçede

Akasya yok!

Güzel ağaçtır akasya

Dallarında çocukluğum çiçeklenir

İlk tırmandığım ağaç

İlk kopardığım çiçek

Gülden, gelincikten önce.

Belediye bandosu cumartesileri

Bayrak töreninden dönerken

Bizim sokağa girer girmez

Keserdi “Cezayir Marşı”nı

Başlardı “Akasyalar Açarken”

Köye Işık Gelecek

                       İlçede falan köyü

Kırk bin köyden biri

Tek sınıf yüz çocukla

Acılı öğretmeni.

Vermişler oylarını

Adalet’in sağ kolu

Hasta, gebe, kim olsa

Aşacak batak yolu.

“Suyumuz geldi” diye

Üstü örtülmüş kuyu

Bir iğne deliğinden

Akar bulanık suyu.

Oturmuş karar almış

Köy ihtiyar heyeti

Elektrik isterler

Zorlarlar hükümeti.

Biraz köy bütçesinden

Hane başına kavak

Biraz da devlet versin

Köyde ışık yanacak.

Hizar kuracak Kazım

Halı tezgâhı Musa

Ağır dönen değirmen

Paydos edecek suya.

Muhtar ve iki üye

Eşraftan üç beş kişi

Daha etkili olur

Bir de parti mektubu.

İlçede falan köyü

Kırk bin köyden biri

Ankara yollarında

Sevinçlerin sevinci.

Bakan, mebus, müdürler

Başbakanı ziyaret

“Olur; hayhay! Ne demek!”

Oy vermeğe devam et.

Köyde yörük kahvesi

Yakar lüküs lâmbası

Köye ışık gelecek

Geçti yedi senesi…

Bir Boşluk

İlk sevdayı bilmeden çocuk

Koparır yüreğiyle sokaktan

Bir hafif yağmurla akşamüstüler

Gelirdi, oyun bitmeden biterdi zaman…

Çocuktum Dinar’da

Faytona binerdi kaymakam

Kızıyla hep sinema dönüşü

Kurulurdu koca tüylü şapkasıyla

İlçedeki tek faytona karısı.

Geçerdi ıslak yollardan, yanımızdan

Allı güllü kaymakamın faytonu

Eve kadar ben annemle yürürdüm

Başıma şemsiyesini tutardı

İnce bileklerinden annemin

Saçlarıma yağmur suyu damlardı.

Resim yapardım uykudan önce

Bir kovboy, bir at, bir vadi

Tabancasını çizerdim şerifin

Atını çizerdim

Bir boğa kadar çirkin.

Şerif çöp ayaklı, gövdesi iri

Kement çizerdim sağlam ve uzun.

Boşluk kalırdı kâğıın bir ucunda

Bilmem sever miydim?

Resim yapardım uykudan önce

Fayton çizerdim köşkün önünde

Kaymakamın kızını örgülü saçlı

Ve ilk sevda gözlerini yemyeşil

Terleyen ellerimle.

Koca tüylü şapkasıyla annesi

Kızını alıp faytona binince

Bilmem sever miydim?

Bir boşluk olurdu içimde…

Evimiz ve dedem

                        Dedem nasıl yapmış evimizi?

Kavaklara bakınca anlıyorum

Çamlara, ardıçlara, söğütlere…

Dedem nasıl yapmış evimizi?

Ben, bir de yevmiyeci Hasan

Omuzlar tahtaları atardık istife

Budaklısı, çıralısı derken…

Dedem nasıl yapmış evimizi?

Odalarda gül desenli kilimler

Oymalı koltuk, aynalı konsol

Kapaklı sepetler, kırık un sandığı

Üç güne fırçalanan sakız tahtalar

Çivitli kireçten aktoprak badanası

Çamaşır  bastığımız koca kuluplu kazan

Kapıdaki çıngırak, tel dolabı

Yengemin çeyizini taşıyan tepsi

Sünnette çaldığımız o eski gramafon.

Nazarlık, üzerlik duvarların süsü

Camsız çerçevede Tevfik Amcamın resmi

Bayramlarda kapsül patlattığım balkon

Bahçenin marulu, soğanı, biberi

Eken ve sulayan ortakçı kadın

Çiçekleri sokağa kaçıran kızı.

Dallarından düdük yaptığım söğüt

Bahçeye kuş getiren ihtiyar dut ağacı

Kıvrak serçeler, hüzünlü kumru ve dedem

Yok oldu gitti…

Mutluluk

                        Buz tuttu saçakları

Ama evim çok sıcak

Değil Osmanlı mangalı

Yanan aşkımız elbet.

Öper severim çocukları

Karım hep yanımda durur

Yüzlerine güldüğüm

Mutluluk olur.

Marsyas’ın Flütü

 

Nereden geldik ve nasıl oluştuk biz?

Toprağın rahminden, koca yıkıntıdan

Bütün mezarlar tanığımız.

Dünyanın morgondan o soğukyüzlü

Beş bin yıllık uykusunu bozarak

Kaldırdık müzedeki son heykeli.

İnsan bin yıl yaşamalı en az

Bebekliği yüz yıl sürmeli kızımın

Bir o kadar da altın çocukluğu

Dağ nasıl yaşıyorsa milyon yıl.

Maiandros suyu benim ilçemden doğar

Marsyas’ın flütünü çalarak

Güzel Athena’nın armağanı

Kral Midas’ın kral yüreğini okşar.

Kanlı ellerini Tanrı Apollo’nun ,

Ve lir’inin altın tellerini

Yıkar tanrılığına dönerek.

Maiandros suyu benim ilçemden doğar

Akar hâlâ milat öncesinden, Apemeia’dan

Ege’ye denize doğru…

Kömürden ve kemikten geçerek.

Değişen

Bulamam yaşadığım günleri

Uçarken kanadını şaşıran

Uzak gitmiş kuş gibi.

Geceleri uyku bozan inleyen

Bulutları sağan orman.

Kalmadı taşranın güzelliği

Herkese her sabah “merhaba” derim de

Kapısında koca kilit bahçemin.

Bulamam yaşadığım günleri

Sokakları dolanırım altı gün

Pazarları evdeyim…

 

            Tilki

                                    İzmir’in babam yüzlü bulutu

Hep akşamüstülerde gelir

Güneşi kaçırır gökyüzünden

Martı çığlığını salar havaya

Dişleri kamaşır denizin.

Bakarsın çocuklar evlere girmiş

Pencere diplerinde ilk tatlı uyku

Tamamlar yarım kalan oyunlarını.

Çocuklar uykuda döner durmadan

Rüyalarını gezer bir tilki çünkü

Masallarda o hiç sevmedikleri.

  Özel

Bir uzun mısra buldum eşikte

Karıma verdim

Sofraya koydu saplarını kesip.

                                                Savaş yılları

İlkokulun dördüydü sınıfta kaldım

Babam çırak verdi beni bir kunduracıya

Savaş yıllarıydı;

Almanlar ilerde…

İsmet kalfa kızardı Almanlara

Ben Halkevi’nin bahçesinde oynardım

Bir sığınak vardı, kuyu gibi, içi suyla dolu

Uçaklar gelirse, bomba atarsa Dinar’ımıza

İçine girecekmişiz!

Ustam Şeytan Mehmet adında biri

Almanları tutardı açıkça

“Almanlar çalışkan millettir” der,

Kendi giderdi kahveye!

Benim işim süpürmek ve sulamaktı

Kundura dükkânını

Çay- kahve söylemekti müşterilere.

Bir plâk koyardı Kahveci Yaşar

Sokaklar bir marşla ve sert adımlarla inlerdi

                        “İsmet İnönü, Mareşal Çakmak

                        Düşmana vermez bir avuç toprak”

 

Günlerden bir gün, temmuzun ortasında

Ustam sıtmadan yatıyordu, hiç unutmam

Cepheden asker postalları geldi kamyonla

Altları kabaralı  delik deşik.

Yıkadım altlarını boklu postalların

İsmet kalfa pençeledi

Geçti koca bir yaz

Almanlar ilerde…

                                               *************

Not:  Bu şiirdeki kişiler 2. Dünya Savaşı yıllarında (1939-1945) yaşadıklarımdan ve Dinar’da etkilendiklerimden bir kesittir:

* İsmet kalfa: Ali Horzum amcanın oğluydu.

* Çırak durduğum kunduracı dükkânı, Ulu Cami karşısında, pazara dönülen         köşedeki üç dükkândan dereye yakın olanıydı.

* Kahveci Yaşar Cumhuriyet Meydanı karşısındaki ünlü kahveydi,

* Ustam Şeytan Mehmet, Dinarlı ünlü kunduracı ustasıydı.

Ve bu şiir 2. Dünya Savaş yıllarının ilçemizdeki yansımalarındandı.

* Sıtma o yılların Dinar hastalıklarındandı. Bataklıkları Ali Veziroğlu kuruttu.

Bir başka savaş öyküsü de:

* Alman uçakları gelirse bomba atarsa Dinarımıza korkusuyla akşamları evlerde ışıklı odaların pencereleri siyah örtüler ve siyah kâğıtlarla kapatılırdı. Vali beyin emriymiş: Uçaklar ışık görürse altında bir şehir varsa bomba atarmış! Hiç unutmam o siyah kâğıtlar Tokyüzler’in mağazalarında satılırdı.

Ve bir not daha:  “Nedret Gürcan’a Edebiyatçı Mektupları” adlı kitabım için Dinar’dan, yurdun çeşitli kentlerinden, yurtdışından, telefonlar, e- postalar aldım, alıyorum. Birçok yazar dost ve dergi kitap hakkında övgü yazıları yazdı. Hepsini aktarmak olanaksız.

Şimdi de bu yazımı sonlandırdığım gün Afyonkarahisar’dan 17 Ocak 2017 tarihli Kocatepe gazetesi geldi. 7’nci sayfasının köşesinde “Şiir Bahçesi” başlığı altında Afyon’un işadamlarından, şair- yazar dostum Galip Leblebicioğlu’nun “Ağabeyim Nedret Gürcan” şiiri beni mutlu etti. Değerli okurlarımla paylaşmak istedim.

Gazetenin o şiir köşesini yayımlıyorum.

Saygılarımla,

 

 

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

Kişi Doğrulama Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.